h1

Bir İş Bankası Hikayesi

17 Ağustos 2007

Bilenler biliyor ama sanırım bir kez daha söylemekten kimseye zarar gelmez; ben bankaları pek sevmiyorum. Aslında pek değil neredeyse hiç sevmiyorum. Allah’a şükür bu duygumun temelinde herhangi bir kötü deneyim yatmıyor. Yani bugüne kadar ödeyemediğim borcum filan hiç olmadı. Hatta neredeyse 15 yıldır kredi kartı kullanmama rağmen şimdiye kadar hiç ödememi geciktirmiş, borcumu taksitlendirmiş de değilim. Bu açıdan bakınca sanırım bankalar için pek iyi bir müşteri profili de çizmiyorum. Çünkü benden istedikleri kadar fazla para kazanamıyorlar ;) Ama yine de zaman zaman bankalara hizmet bedeli, hesap işletim ücreti, kart bedeli gibi isimler altında “haraç” veriyorum :( Tek tesellim bu oranlar konusunda pek titiz olmam. Bu nedenle de benden vermeye razı olduğumdan fazlasını almaya niyetlenenle tüm münasebeti hemen kesiyorum.
Bu arada unutmadan şimdiye kadar iki kere bankada çalıştığımı da söylemeliyim. Anlayacağınız hayatımın iki farklı döneminde ben de banka personeliydim. Pamukbank ve TEB’den kazandığım paralarla ev kiramı ödemişliğim vardır… Bankalara düşman olma nedenim tabii ki sadece David Fincer’ın Edward Norton ve Brad Pitt’i buluşturan başyapıtı “Figh Club” değil. Bu sevmeme halinin ana kahramanları aslında banka çalışanları. Çünkü banka personelinin biz mudilerle temas eden kısmının insan sıcaklığından uzak, robotvari yaratıklar olması da, genel müdürlük binalarını dolduran iyi eğitim görmüş çocukların züppelikleri de beni acayip sinirlendiriyor.
Neyse gelelim asıl konumuza.
Geçen hafta Cuma günü, yani 11 Ağustos’ta oğlum Doğuş’u Harry Potter serisinin son filmi “Harry Potter ve Felsefe Taşı”na götürdüm. Malum film Türkiye’de o gün vizyona giriyordu ve Doğuş’un hemen seyretmesi gerekiyordu. Şimdiye kadar çekilen tüm Harry Potter filmlerini hem sinemada hem de evde ağzından sular damlayarak defalarca seyreden Doğuş’un J.K. Rowling tarafından yazılan ilk Harry Potter kitabı “Harry Potter ve Felsefe Taşı”nı okumayı reddetmesiyse ayrı bir konu. Ve belki bu konuyu da gelecekte bir gün bu sayfalara yazarım.
Filmi seyretmek için Zeytinburnu Olivium’daki CineCity’ye gittik. Laf aramızda ben CineCity sinemalarını severim ve eğer seçenekler arasında CineCity varsa tercihimi bu salonlardan yana kullanırım. Doğuş’u filme soktuktan sonra İş Bankası’nın Olivium şubesindeki ATM’den 1000 YTL’ye yakın para çektim. Aslında İş Bankası benim yıllardır uğramadığım ama bu sefer zoraki olarak işimin düştüğü bir kurum. Fakat ATM nedense ödemeyi 10 ve 20 YTL’lik banknotlarla yaptı. Malum havalar da sıcak, yani üzerimde penye bir şort var; cepleri arabanın anahtarıyla kimlik, kredi kartı gibi elzem şeyleri ancak alıyor. O kadar çok parayı o şortun ceplerine sığdırmak mümkün değil.
Parayı çektikten sonra bütünletebilmek umuduyla şubeden içeri girdim. Şöyle bir etrafa bakınınca güvenlik görevlisiyle göz göze geldim ve derdimi anlattım. Görevli para bütünlemediklerini ama yine de şansımı bankolarda deneyebileceğimi söyledi. Bankolara doğru yöneldim ama bankoda çalışanların sizi adam yerine koyup sorduğunuz soruya cevap vermeleri pek mümkün olmadığından arkada oturan ve tavırlarından o çöplüğün en sıkı horozu olduğu belli olan bir bayana derdimi anlattım. Önce beni şöyle bir süzdü ve orasının para bütünleme yeri olmadığını söyledi. Parayı ATM’den çektiğimi, böyle 10’luk ve 20’likler verildiği için koyacak cebim olmadığını anlatmaya çalışırken “her gün sizin gibi iki kişi gelse biz burada çalışamayız” dedi. Ona parayı ATM’i kullanarak veya şubeden geri yatırabileceğimi, sonra da şubeden tekrar çekebileceğimi, böyle yaparsam çalıştığı şirketin boşu boşuna zarar edeceğini söyleyecekken sarışın fettan bombayı patlattı “kasayı tutan arkadaş şu an yok, istersen numara alıp sıraya gir, sıra sana geldiğinde belki arkadaşlar yardımcı olurlar.” Yani beylerin, bayanların keyfi olursa bana yardım edecekler, çünkü onlar bana bu konuda yardımcı olmak zorunda değiller. “O kadar yorgunum ki sizinle tartışamayacağım” diyip şubeden çıktım. Doğuş’un Harry Potter’ı bitene kadar (film yaklaşık üç saat sürüyor) CineCity’nin fuayesinde elimde o paralarla bekledim. Peki ne mi oldu?
Artık İş Bankası şubelerinin önünden bile geçmemeye çalışıyorum. Bu yazıyı yazdıktan sonra bankanın web sitesindeki iletişim formunu kullanarak yazdıklarımın İş Bankası Zeytinburnu Olivium şube müdürü ve İstanbul Bölge müdürlüğü tarafından da okunmasını sağlamaya çalışacağım. Tabii ki cevap gelmeyecek. Gelse bile abuk sabuk bir şeyler söyleyecekler. Ben de en son 7 – 8 yıldır uğramadığım ama bir talihsizlik sonucu Olivium şubesi aracılığıyla çalışanlarının ne kadar boktan insanlar olduğunu hatırladığım İş Bankası’yla hayatımın geri kalanında bir daha temas etmemeye çalışacağım.

h1

Feribotla İstanbul - Bodrum

8 Ağustos 2007

Söylemesi ayıptır ama İstanbul son yılların en sıcak günlerini yaşarken sevgilim Mine ve ben Bodrum’un birbirinden güzel koylarında denize giriyor, bazen kumsallarda bazen de beach’lerde minderlerin - şezlongların üzerinde uyukluyorduk.

Neden Feribot?

Bu yıl bir değişiklik yaptık ve İstanbul’dan Bodrum’a uçakla değil feribotla gittik. Aslında ilk planımız arabayla gitmekti. Bandırma’ya kadar İDO‘nun feribotuyla gidip, sonra içimizdeki trafik canavarına kulak asmadan yola devam edecektik. Bu şartlar altında feribot bize gidiş - dönüş ortalama 400 YTL’ye, toplam yolculuk ise 400 YTL ve Bandırma - Bodrum - Bandırma arasındaki mesafenin benzin parasına mal olacaktı. Ama trafikle uğraşmak istemediğimiz için bu fikirden vazgeçtik. Eğer Perşembe sabahı yola çıkabilseydik bu rotayı izleyebilirdik. Ne de olsa Cuma hariç hafta içi günlerde Bodrum istikametine pek trafik olmazdı. Ama Mine’nin bir toplantısı nedeniyle Perşembe gününü İstanbul’da geçirmemiz gerekiyordu.

Sonra “Uçakla gidelim, Bodrum’da da araba kiralarız. Hatta arabayı sadece ihtiyacımız olan günler kiralar, ekonomi yaparız” dedik. Ne de olsa havayolları arasındaki rekabet nedeniyle 59 YTL’den başlayan fiyatlarla uçmak mümkündü. THY ve Atlas Jet‘in web sitelerini kontrol edince gördük ki 59 YTL’ye uçabilmek için aylar öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Bizim bulabildiğimiz en uygun bilet 149 YTL idi. Yani iki kişi, gidiş - dönüş için 600 YTL ödeyecektik. Ancak her iki havayolu şirketinin web sitesinde de ödeme sayfasına geldiğimizde vergi ve hizmet bedeli için ortalama 100 YTL fazla ödememiz gerektiğini görünce bu fikirden de vazgeçtik. Çünkü 700 YTL uçağa, 10 gün kalacağımız Bodrum’da da en az 500 YTL abara kiralamaya verme fikri pek hoşumuza gitmedi.

Sonra Bodrum’da araba kiralayan bir ahbabımızdan İstanbul - Bodrum feribot seferlerinin başladığını öğrendik ve Deniz Line‘a ulaştık. Yolculuk 24 saat sürüyordu. Feribotta yüzme havuzu, spor salonu, restoran, cafe filan vardı. İster konfor seviyesi birbirinden farklı kamaralarda istenirse de en ekonomik şekliyle pulmanda yolculuk edilebiliyordu. İşin en güzel yani bizim tatile denk düşen gidiş ve dönüş günlerinde de sefer vardı. En ucuzundan kamara + araba için 710 YTL verdik ve biletimizi aldık:)

Gemi Yolculuğu

İstanbul’dan Bodrum’a feribotla gitmenin en güzel yanı gemiye adımınızı atığınız anda tatilin başlıyor oluşu. Yani güneşlenmek, kitap okumak veya yatıp uyumak için yeterince zamanınız oluyor. Geminin farklı salonlarına yerleştirilmiş LCD ve plazma ekranlardan televizyon seyretmek de mümkün. Tabii bence işin en önemli yanı gemi yolculuğunun insanı rahatlatması. Bol oksijen ve iyotun tüm yorgunlukları alıp götürmesi.

Beğenmediklerim…

Her şeyden önce gemide yeme - içmenin acayip pahalı olduğunu söylemem gerekiyor. Ne kadar mı pahalı? Şöyle bir örnek vereyim: Efes Pilsen’in küçük kutu birası feribotta 8 YTL fiyatla satılıyor . Bodrum’a iner inmez alışveriş yaptığımız Ortakent - Yalıkavak sapağındaki KİPA’da ise aynı bira 1,50 YTL’ye satılıyordu. Şimdi baktım, Migros’taki satış fiyatı ise 1,66 YTL. Başka bir örnek vermek gerekirse soda 3 YTL. Açık büfe akşam yemeği kişi başı 39 YTL ki bu fiyata içecekler dahil değil. İki kişi yemekte bir de küçük Tekirdağ içerse 125 YTL hesap ödüyor. Akşam yemeğine 125 YTL ödemeyi göze alan iki kişinin, Mezzaluna‘da gayet güzel pizzalar yiyebileceğini, Tike‘de kebabın dibine vuracağını sanırım söylememe gerek yok. Ama gemide makul ve mantıklı fiyatlara bir şey yemek mümkün olmadığı için ya aç kalacaksınız ya da bu rakamları kabulleneceksiniz. Bir diğer seçenek ise yanınıza sandviç, bisküvi gibi bir şeyler alıp, yolculuğu onunla tamamlamak olabilir ama öyle ya da böyle en azından suya para vereceğinizi unutmayın. Zaten gördüğüm kadarıyla tecrübeli yolcuların tamamı yiyeceklerini yanlarında getirmişti. Evet bu yasak ama sen içeride fahiş fiyatlara satış yaparsan buna engel olamazsın. Oysa fiyatlar makul olsa emimin çok daha fazla satış olur ve toplamda daha çok net gelir elde edilebilir. Hem böylece müşteri memnuniyi de artar ve başta çocuklu aileler olmak üzere insanlar feribot yolculuğuna daha sıcak bakmaya başlarlar.

Sonra gemideki havuz, bir havuzdan çok çocukları eğlendirmek için düşünülmüş bir detay sanki. Yani o kadar küçük ki yüzmek mümkün değil. Ancak serinlemek için kullanılabilir. Zaten açıkça söylemek gerekirse Bodrum’a tatile giderken veya tatilden dönerken kimsenin küvetten bozma bir havuza tenezzül etmeyeceği de bir gerçek.

Ve tabii ki yolculuğun 24 saat sürmesi…Sanırım ilk başlarda bu yolculuk 24 saat değil 16 saat olarak düşünülmüş. Ama yakıt tasarrufu amacıyla sonradan 24 saate çıkarılmış. Bizim yolculuğumuz giderken de gelirken de 24 saatten fazla sürdü. Bu yolculuk sırasında anladım ki benim gibi sabırsız insanlar için 24 saat yolculuk pek keyifli değil. Hele ki yolculuk rötar veya başka bir nedenle uzuyorsa…

Dönüş yolculuğunda feribot neredeyse bomboştu. Öyle ki bazı salonlar kapatılmıştı bile:) Gerçi bizim döndüğümüz seferin ek sefer olduğunu da unutmamak lazım ama yine de insanın aklına “farklı seferler için farklı fiyatlandırma yapılamaz mı?” sorusu geliyor.

Gelecek Yıl???

Tüm bu saydığım negatif yönlere rağmen eğer önümüzdeki yıl da tatil için yedi günden fazla zamanımız olursa yine Bodrum’a feribotla gideriz diye düşünüyorum. Tabii bu sefer giderken de gelirken de erzak ve içecek konusuna daha fazla kafa yorarız;) Hatta en son ben küçükken pikniğe giderken kullandığımız portatif buzdolabını bile yanımıza alabilirim:) Düşünün feribotta harcadığımız para canımı ne kadar yakmış:)

h1

Live Earth

9 Temmuz 2007

7 Temmuz günü, yani geride bıraktığımız Cumartesi, küçük bir ara dışında tüm günümüz televizyon karşısında geçti. Çünkü NTV, tüm günü Live Earth konserlerine ayırmıştı. Hatta Pazar sabahı saat 8:45 gibi çok erken bir saatte uyandığımda bile NTV hala yayındaydı. Dün gece saat 23:15′te de tüm konserlerden bir best of derleyerek tekrar verdiler. Sanırım bu akşam da yine bir seçki yayınlayacaklar. Tüm bu yayınlar için NTV’ye teşekkür etmek lazım ama nedendir bilinmez saatlerini televizyonun karşısında geçiren biri olarak içimden bir ses NTV’nin bir şeyi eksik / yanlış yaptığını söylüyor. İnanın sorunu tam olarak isimlendiremiyorum ama neredeyse tüm hafta sonunu Live Earth izleyerek geçirmiş biri olarak daha iyi bir yayın şablonunun kullanılabileceğini düşünüyorum.

İşin Çevreci Kısmı

Gazetelerden okuduğum kadarıyla bazı radikal çevreci gruplar, bu konserlere katılan sanatçıların sahneye çıkacakları kentlere özel jetleriyle uçması nedeniyle atmosfere salınan zararlı gazlar ve konserleri izleyen kalabalığın oluşturduğu çöpler yüzünden konserin amacına hizmet etmediğini düşünüyormuş.

Ben bu fikre hiç katılmıyorum. Eğer bu konserler nedeniyle, konserleri izleyen insanların % 1′i bile evde televizyon seyrederken bir lamba kapattıysa, %0,1′i aralarda verilen mesajlardan / önerilerden birini benimseyip günlük yaşamında uygulama kararı aldıysa bence hedef 12′den vurulmuş demektir.

İşin İstanbul Kısmı

Al Gore’un İstanbul ziyaretini hatırlıyor musunuz? Siz de bütün hafta sonunu benim gibi televizyon ekranına odaklanarak mı geçirdiniz? Organizasyonun büyüklüğünü görmek sizin de içinizi burktu mu? Eğer bu soruylara siz de “evet” cevabını veriyorsanız iptal edilen İstanbul konseri için aynı şeyleri düşünüyoruz demektir. Ne kadar büyük bir fırsatı teptiğimizi görmek gerçekten çok üzücü. Tanıtım işi Boğaz Köprüsü’nü ışıklandırmakla bitmiyor… Formula 1′e İstanbul’un eklenmesiyle veya Ayasofya’nın yeni açıklanan dünyanın yedi harikası listesinde aday olmasıyla da bitmiyor.

Artık yaz aylarında neredeyse her hafta sonu bir partinin, bir konserin olduğu şehrimiz Live Earth organizasyonundan çıkarılıyor. O zaman bana düşen sadece ”yazıklar olsun” demek. Ahmet Necdet Sezer’e yazıklar olsun, Recep Tayyip Erdoğan’a yazıklar olsun, Abdullah Gül’e yazıklar olsun, Kadir Topbaş’a yazıklar olsun, Rifat Hisarcıklıoğlu’na yazıklar olsun, daha doğrusu bu ülkeyi yöneten veya yönetmeye aday olan herkese yazıklar olsun!

İşin Müzik Kısmı

Gelelim işin bana en çok keyif veren kısmına, yani müzik faslına. Tabii ki söze Metallica ile başlayacağım:) Kameralar Kirk’ü sahnede gösterdiği an neler olacağı belliydi sanki:) Beni en çok etkileyen an “Nothing Else Matters” çalarken kameranın birkaç saniyeliğine seyircilere dönmesi oldu. Önde benim yaşlarımda sarışın bir adam, arkada ise taze bir delikanlı “Nothing Else Matters”ı söylüyordu. Dediğim gibi adam benim şu anki yaşlarımda, delikanlı ise 1991′de Metallica’nın kara kaplı albümünü ilk dinlediğim zamanki ben yaşlardaydı… Sonra bir zamanlar Cat Stevens olarak bilinen Yusuf İslam çıktı. Sanırım Müslüman olup adını değiştirdikten sonra “Wild Word”ü ilk kez söyledi. Ya da ben öyle biliyorum. Çünkü şimdiye kadar Yusuf İslam’ın “Wild Word”ü söylediğini ne duymuş, ne de okumuştum. Madonna’nın Live Earth için yaptığı şarkı mükemmeldi. Sahne şovu ise her zamanki gibi 10 numaraydı:) Live 8′e Pink Floyd olarak katıldıkları için burada da tam kadro göreceğimizi umduğum ekipten sadece Roger Waters gelmişti. Ama ben henüz Roger Waters’u seyredemedim. Umarım o da bu akşama kısmet olur:) The Police, Bon Jovi, Duran Duran, Snoop Doggy, Red Hot Chili Peppers, Reamonn, Pussycat Dolls, Lenny Kravitz, Foo Fighters… Hepsi çok iyiydi.

NTV yönetimi bu konseri CNBC-e’de veya E2′de kesintisiz bir kez daha vermeyi düşünmez mi acaba???

h1

www.hisse.net

6 Temmuz 2007

Son birkaç aydır (kısmen işsizlik nedeniyle) borsa da ilgi alanıma girdi.

Aslında benim gibi hayatı boyunca yatırımdan, paradan anlamamış, tek gelir kaynağı maaşı olmuş biri için çok garip bir şey bu. Çünkü bu yaşıma kadar borsada yatırım yapan birçok kişi ile tanışmış, arkadaşlık yapmış olmama rağmen bu işe hiç bulaşmamıştım. Bulaşmama nedenimse çok basitti, bu işlerden anlamıyordum…

Neyse başta da dediğim gibi son zamanlarda İMKB en favori ilgi alanım. Laf aramızda kalsın ama yakın çevremdeki insanlardan sevgilim Mine ve dostum Boysan daha şimdiden benim bu borsa maceram nedeniyle intiharın eşiğine gelmiş durumda:) Veya onları sistematik bir şekilde intihara sürüklediğim söylenebilir;)

Ama görünen köy kılavuz istemez misali benim İMKB olayım artık had safhada. Henüz ne büyük kayıplar ne de büyük kazançlar elde etmiş değilim. İki ileri bir geri modunda İMKB endeksini takip ediyorum. Utana sıkıla bankamdaki broker’a bir şeyler soruyorum filan. Hayallerimse tabii ki çok geniş:)

Borsa ile ilgili takip ettiğim bir forum sitesi var. Her sabah ve her akşam www.hisse.net adresine bağlanıp incelediğim kağıtlarla ilgili diğer yatırımcıların görüşlerini okuyorum. Orada bana iyi davranan birkaç üyeyi özel mesajlarla soru bombardımanına tutuyorum. Ve açıkça söylemek gerekirse bir şeyler öğreniyorum da.

Bu nedenle www.hisse.net benim için çok önemli bir kaynak. Ancak bu siteyi yönetenler o kadar kaprisli adamlar ki anlatamam. Laf anlatmak, soru sorup cevap almak filan mümkün değil. Hatta bir tanesinin imzasında not olarak “Lütfen bana hitaben olan yazılarınızda şaka, latife, espri yapmayınız.” yazıyor. Gelin gerisini siz düşünün.

Anladığım kadarıyla www.hisse.net, yatırım konusunda internetteki en kaliteli ve ücretsiz olan paylaşım sitelerinden biri. Bu nedenle de çok fazla kullanıcısı var. Ya da en azından siteyi yönetenler öyle imalarda bulunuyorlar. Ama yine de gerçekte ağırlıklı olarak 40 - 50 kişilik bir grubun yazdığı mesajların izlendiğini söyleyebilirim. En azından ben öyle yapıyorum. Site yöneticileri hiçbir konuda burunların kıl aldırmadıkları gibi en ufak bir sitemde veya öneride hemen “siz bu sitenin para kazandığı mı zannediyorsunuz”la başlayan sonra da “sen bana ve diğer mod arkadaşlara hakaret ediyorsun”la biten cümleler kurup sizi siteden uzaklaştırıyorlar. Zaman zaman sitede çıkan tartışmalarda taraf tutuyorlar. Yani olayların üzerine körükle gidip, adam kayırıyorlar. Herkese böyle mi oluyor bilemem ama ben iki ay içinde dördüncü kez hesap açmış biri olarak bu duruma çok şaşırıyorum. Bu kadar kötü yönetilen bir sitenin bu kadar talep görmesine anlam veremiyorum.

Çünkü bir web sitesi yaratmak, onu hep hareketli tutmak konusunda deneyimim olduğunu düşünüyorum. Ve bence hisse.net’i yöneten insanlar çok yanlış yapıyorlar. Ama yine de o 40 - 50 kişi yüzünden hisse.net’i ziyaret ediyorum.

Bu arada site içinde yeni geliştirdiğim strateji modlarla hiç huhatap olmamak:) Yani tehlikeden uzak durmak;)

h1

Küresel Isınmayla Bireysel Mücadele

12 Haziran 2007

Sanırım artık küresel ısınma - global ısınma veya global warning kavramını duymayanımız kalmadı. Hatta ne yazık ki küresel ısınmanın sonuçlarından öyle ya da böyle etkilenmeyenimiz de kalmadı:(

Açıkça söylemek gerekirse bundan yıllar önce ozon tabakasının delindiği haberini alan bir kuşağın üyesi olarak, ben insanlığı doğrudan etkileyen bu tarz sonuçların birkaç kuşak sonra ortaya çıkacağını düşünmüştüm. Ama dünya, daha doğrusu dünyada yaşayan insanlar ozon tabakasına zarar veren sera gazlarının azaltılması konusunda bireysel olarak gayet iyi bir performans gösterdi. Tüketim tercihleri ozonla dost ürünlere kaydırılınca, ozon tabakasındaki deliğin büyüme hızı azaldı ve sanırım doğa ana kendisine gösterilen bu saygıyı deliği biraz olsun kapatarak ödüllendirdi.

Neyse geyiği keselim ve bizim evde uyguladığımız küresel ısınmaya karşı bireysel mücadelemize gelelim.

Son zamanlarda televizton başta olmak üzere tüm elektrikle çalışan cihazları açma - kapama düğmesinden kapatmaya çalışıyoruz. Yani uzaktan kumandadaki standby tuşuna basarak kapatmak yerine cihazın üzerindeki güç düğmesinden kapatmayı seçiyoruz. Evet ilk başlarda biraz güç oluyor ama insan çok kolay alışıyor;)

Sevgilim Mine, sadece televizyondaki bu uygulamanın bile elektrik faturamızı azalttığını söylüyor.

Buzdolabımızın soğutma ayarını biraz daha aşağı çektik. Yani yiyeceklerimizi kutup ortamında değil de bozulmalarını önleyecek soğuklukta muhafaza ediyoruz.

Sonra ben ADSL modemi kullnmadığım zaman kapatıyorum. Evde laptop kullandığımda pilini çıkarıp bilgisayarı doğrudan elektrikle çalıştırıyorum.

Banyodaki sifonun içine 1,5 litrelik bir pet şişe yerleştirdik. Böylece her sifon çekilişinde 1,5 litre sudan tasarruf ediyoruz.

Market alışverişimizde organik yöntemlerle yetiştirilen ürünleri tercih etmeye başladık.

Asıl söylemek istediğim tüm bunların bizim aile bütçesinde yarattığı tasarruf veya bizim gibi 1000 ailenin buna benzer önlemler alarak ortaya çıkarabileceği ekonomik değer değer değil. Tabii ki işin tasarruf yönü de var ama daha önemlisi insan hayatı. Eğer bu önlemleri alarak gelecek kuşaklarda en az bir kişinin hayatını daha konforlu yaşamasını sağlayabilirsek, ne mutlu bize…

h1

Last.fm

7 Haziran 2007

Ne kadar zaman önceydi tam olarak hatırlayamıyorum. Gökberk “Geek United” Can, Last.fm hakkında bir yazı yazmıştı. Ben de Gökberk’in yazısını yayına hazırlarken bu olağanüstü siteyle tanışmıştım. Last.fm gerçekten mükemmel bir siteydi. Hele benim gibi müzik dinleyebilmek için akan suları durdurmaya kalkan biri için nasıl bir deryaydı anlatamam…

Daha dergi yayınlanmadan siteye üye olmuştum bile. Çünkü Last.fm, MP3 dinlemek kavramına, daha doğrusu dijital müzik olayına yepyeni bir boyut getiriyordu. Hem arkadaşlık sitesi, hem bir topluluk, hem de hayatı kolaylaştıran bir hizmet sunuyordu. Siteye üye olunca yanınızda MP3 veya CD taşımanıza gerek kalmıyordu. Tek ihtiyacınız olan geniş band internet bağlantısıydı.

Neyse hemen bu güzel fikrin yaratıcılarıyla kontak kurdum. Dergide haberleri olduğunu söyledim. Ve yerelleştirme çalışmaları arasında Türkiye’nin sırasını sordum. Birkaç hafta içinde Last.fm pojesini yürüten birçok insanla hem telefonla hem de Skype ile görüşmüştüm, karşılıklı onlarca e-mail gönderdik birbirimize. Bu arada Last.fm’in ticari anlamda da başarıya çok yakın olduğunu fark ettim. Mesela Skype’ı destekleyen risk sermayesi grubunun Last.fm’e de destek verdiğini öğrendim. Bu arada anladım ki Türkiye ile de çok ciddi ilgileniyorlar. Daha doğrusu ilgilenmek zorunda kalmışlar. Çünkü kısa zaman içinde Türkiye’den hiç beklemedikleri kadar çok üyeleri olmuş.

Hemen Türkiye’nin adı en bilinen internet şirketlerinden DOL‘un CEO’su Orhan Göksal’dan randevu alıp durumu kendisine anlattım. Neden DOL’u seçmiştim? Çünkü o sırada Skype ile ödeme sistemleri üzerinde bir ortaklıkları vardı. Gördüğüm kadarıyla sonunda DOL’u yönetenler “internet işinin” web hosting kiralamak, dial-up bağlantı hizmeti sunmak veya portal hazırlamaktan ibaret olmadığını kavramıştı. DOL’da bir yandan Skype bir yandan da adı sonradan Smile’a dönüşen (ADSL) geniş band internet erişimi projeleri filiz veriyordu. Üstelik DOL sadece iki kat aşağımdaydı:)

Topu topu birkaç dakika süren görüşmemiz sırasında Orhan Bey beni dinledi. Ona sadece böyle bir sitenin varlığından ve Türkiye’de de kuvvetli bir partner’e sıcak baktıklarından bahsettim. Siteyi ziyaret etti ve gördüğüm kadarıyla 5 - 10 saniyede Last.fm projesinin her şeyini kavradı. Benden kendilerine bir iş planıyla başvurmaları mesajını Last.fm’cilere iletmemi istedi. Sonra da odasının kapısına kadar beni geçirdi… Tabii ki Last.fm’i yöneten kontaklarıma bu durumdan hiç bahsetmedim. Onlarla yaptığım her görüşmeyi, her yazışmayı Last.fm’e çok güvendiğimi söyleyerek, yazarak bitirdim…

Tüm bunları neden mi anlattım?

Dün HABERTÜRK‘te okudum; dünyanın en büyük müzik - eğlence şirketlerinden biri olan CBS, Last.fm’e 141 milyon dolar vererek ortak olmuş. Anlaşılan CBS’tekiler Last.fm’e 5 - 10 saniyeden biraz daha fazla zaman ayırmışlar;)

Bugün de Last.fm’deki iki üst düzey kontağıma birer tebrik mail’i attım. Anlaşma için onları kutladım. Projeye ne kadar güvendiğimi bir kez daha söyledim…

Eğer henüz Last.fm ile tanışmadıysanız bence tam zamanıdır:)

h1

Lounge FM 102

28 Mayıs 2007

Aslında radyo tercihimin Eksen ile sınırlı olduğunu çok rahat söyleyebilirim. Ama nedense Eksen son zamanlarda kendini dinletmemek için özel bir çaba harcıyor gibi. Şunu da itiraf etmek lazım ki ben de artık eskiden olduğu kadar çok radyo dinleyemiyorum. Fakat son 15-20 gündür Eksen’in gözümden ne kadar düştüğünü anlatamam. Zaten emin olun anlatmaya kalksam bu hiç kimse için okunması keyifli bir yazı olmaz…

Neyse ben de zon zamanlarda Lounge FM 102′yi fark ettim. Evet Eksen ile çok farklı:) Lounge daha kolay dinlenilebilen bir radyo…

Dün de yani 27 Mayıs’ta Lounge’ın Kemer Golf & Country Club’taki Chill-Out festivaline katıldık. Şimdiye kadar gördüğüm en düzgün organizasyon olduğunu söyleyebilirim. Temiz tuvaletler, soğuk içecek, gayet düzgün bir insan kitlesi…

Aslında bu benim Kemer Country’ye ilk gidişim. Ve gördüğüm kadarıyla festival organizasyonunun düzgün olmasında mekan olarak buranın seçilmesinin de çok büyük payı var. Çünkü Kemer Golf & Country Club, zaten Kemer Country’de oturanların eğlenceli zaman geçirmesi için düşünülmüş bir konsept. içinde Starbucks’ı kitapçısı, bistrosu, sineması filan olan bir tesis. Yani festival alanında güneşten çok mu piştiniz? Hadi içeri girin ve klimaların çalıştığı bir yerde oturun. Veya Starbuck’a gidip bir Mocha için. Festival alanında kurulan çadırlarda satılan döner, mantı, kumpir gibi yiyecekler açlığınızı bastırmayacaksa bistrosunda oturup gayet zengin bir menüden seçim yapabilirsiniz. Bu arada festival dışarıda tam gaz devam ediyor. Sponsor firmalar sizi güneşten korumak için şapka, tadımlık soğuk içecekler filan dağıtıyorlar. Aslında anlatmak istediğim ortamın gerçekten çok güzel olduğu ve bizim de gayet keyifli bir pazar günü geçirdiğimiz.

Ama asıl söylemek istediğim radyoyu yönetenlerin bu event’e dört dörtlük hazırlanmış olmaları. Hemen hemen her şeyi düşünüp önlem almaları. İnsanların festival alanından mutlu ayrılabilmeleri için akla gelen her güzelliği yapmış olmaları. Türkiye’de bir kurumun bu kadar planlı hareket edebildiğini görmek gerçekten çok sevindirici. Emeği geçen herkese tek tek teşekkür etmek mümkün olmayacağı için bu yazıyı dünkü keyifli organizasyon için bir teşekkür olarak kabul etsinler lütfen.

Artık Lounge FM 102′ye daha fazla göz ve kulak olacağım:)

h1

ADSL Paylaşımı YASAK(mış)

11 Mayıs 2007

Türk Telekom Sakarya İl Müdürü ADSL paylaşımının yasak olduğunu söylemiş.

Haberi Anadolu Ajans’ı geçmiş. Ben HABERTÜRK‘de okudum. Şimdi öyle bir şirket düşünün ki il müdürü olarak atadığı bir insan ipe sapa gelmez laflar etsin. Nasıl yasakmış? Beni kablosuz ADSL modemime şifre koymaya kim zorlayabilir? Canı isteyen paylaşır, canı istemeyen paylaşmaz. Sayın il müdürü ve CEO’nun gücü buna yeter mi?

Siz 3 kuruşluk hizmeti bu ülke insanının öderken zorlanacağı kadar fahiş fiyata satın sonra da “paylaşmak yasak” diyen bir meczup bulup il müdürü olarak görevlendirin.

Ama sakın “hizmet kalitesini arttıralım, fiyatı düşürelim ki insanlar paylaşmak yerine satın almayı düşünsünler” gibi tüm dünyada kabul gören modern pazarlama ve satış stratejileri geliştirmeyin. Müşteri memnuniyeti konusuna kafa yormayın. Yaptığınız toplantılarda ADSL’in neden bu kadar pahalı olduğu sorusu sorulduğunda, bu soruya açıkça cevap vermek yerine lafı dolandırın. Bizleri kazıkladıkça daha çok kazıklamanın yolunu arayın.

Ne de olsa şundan birkaç yıl önce tekeldi şimdi de burası eski Doğu bloğu ülkelerinden biriymişi gibi davranabilirsiniz. Yani hala tekelmiş gibi davranmaya devam edilebilirsiniz. Çünkü ne Ulaştırma Bakanı ne de bu konuda çalışan yetkili ve bilgili bürokratlardan biri çıkıp Türk Telekom’a laf edemez, “arkadaşlar yeter bu milleti kazıkladığınız” diyemez. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yönetenler, özelleştirme amacıyla imza attıkları gün, Türk Telekom’u “ADSL paylaşımı yasak” diyen il müdürü gibi kara cahillere ve profesyonel insafsızlardan oluşan bir yönetim kuruluna emanet ettiler. O yönetim de asıl işini Türk halkına hizmet vermek değil bu halkı kazıklamak olarak tanımladı. Ve ne yazık ki bu işi dört dörtlük yapabilmek tüm gücüyle çalışıyor.

h1

PlayStation’ın Yaratıcısı Emekliye Ayrılıyor

8 Mayıs 2007

Geçen hafta ajansların geçtiği en ilginç teknoloji ve iş dünyası haberlerinden biri PlayStation’ın yaratıcısı olan Ken Kutaragi’nin 19 Haziran 2007 tarihinde emekliye ayrılacağıydı. Birçok insan için hiçbir şey ifade etmeyen bu haber, aslında PS3′ün ticari başarızlığının Sony’de ne kadar büyük bir hoşnutsuzluk yarattığının da en büyük göstergesi.

Bildiğimiz gibi dünyada oyun işini ciddiye alan ve bu konuda kayda değer paralar kazanan ilk şirketlerden biri Nintendo olmuştu. Nintendo 1990′a kadar Game Boy, Color TV Game ve Nintendo Entertainment System (NES) konsollarını geliştirip satışa çıkarmış, oyun sektöründen büyük karlar elde etmeyi başarmıştı. (Ki NES oyun konsolları tarihinde üçüncü nesli ifade eder. PS3, Nintendo Wii ve Xbox 360 ise yedinci nesildir). Böylesi bir ortamda yani daha takvimler anca 90′ların başını gösterirken Sony’yi oyun konsolu üretmeye ikna eden kişi Ken Kutaragi olmuştu. O zamanlar genç bir mühendis olan ve başarılı bir yönetici olacağının sinyallerini veren Ken Kutaragi, PlayStation’ı tamamen kendisi tasarlamış kısaca söylemek gerekirse bir şekilde hayallerini kurduğu oyun konsolunu yaratmıştı. PlayStation 1994 sonunda Japonya’da, 95 Eylül’ünde de Amerika’da satışa çıktıktan sonra Sony yöneticileri Ken Kutaragi sayesinde nasıl bir işe bulaştıklarını fark etmişlerdi. Kutaragi bir anda Sony’in en başarılı isimlerinden biri haline gelmiş ve Sony Computer Entertainment Inc. (SCEI) olarak isimlendirilen Sony’nin eğlence şirketinin başına geçirilmişti. PlayStation’ı takip eden PlayStation 2 ve PlayStation Portable’ın yakaladığı ticari başarı da Ken Kutaragi isminin iyice efsaneleşmesini sağladı. O kadar ki Kutaragi sadece SCEI’ın dünya başkanı olmasına rağmen Sony’de sözü en çok geçen yöneticilerden biri oldu. Ne de olsa oyun konsolu olarak PlayStation ve onun çevresinde dönen ticaret (oyunların satışından elde edilen gelir ve PlayStation alanların başta televizyon olmak üzere tüm elektronik cihaz tercihlerini de Sony’den yana kullanmaya başlamaları), Sony’nin en büyük kar merkezlerinden biri haline gelmişti. Ama bence Ken Kutaragi’yi oyun konsolu üretme fikrini veren şirket olan Nintendo, yıllar sonra Kutaragi’nin ipini çeken şirket de oldu.

Ken Kutaragi’nin son harikası PS3, pazarda beklenilen heyecanı yaratamayıp, hedeflenen satış rakamlarına ulaşamayınca PlayStation’ın yaratıcısı Kutaragi emekliye ayrlmak zorunda kaldı. Burada Wii ile PS3′ü kıyaslayacak değilim ama şunu açıkça söyleyebilirim ki Nintendo Wii ile PS3′ün ve dolayısıyla Ken Kutaragi’nin önünü kesti. PS3, babası Kutaragi’nin başını yedi ve oyun konsolu dünyasının bir numaralı yöneticisi gönüllü olarak emekliliğini istedi. Fakat bilinen bir gerçek var ki PlayStation markası Ken Kutaragi’nin bireysel çabaları ve dehasıyla bugünlere geldi. Sony, Kutaragi’ye çok şey borçlu. Ve söylenene göre PS4, 5 ve 6′ya uzanan yol haritalarının bile şimdiden Ken Kutaragi tarafından belirlendiği ve Sony’nin de bu yol haritasından sapmamaya niyetli olduğu…

h1

Cem Yılmaz + Mazhar Alanson + Biricik Suden

1 Mayıs 2007

Türk Telekom’u sevmek, bu şirketin yaptıklarına saygı duymak mümkün değil.
Biz diyoruz ki TT’nin verdiği tüm hizmetler çok pahalı. TT her ne kadar fiyatları düşürdüğünü iddia etse de hem ADSL hem de telefon görüşmeleri konusunda dünyanın en pahalı tarifelerinden birine sahip.
Zaten sürekli indirim yaptığını iddia etmesine rağmen hala yüksek fiyatlara sahip olması bile TT’nin bizleri “memnun edilecek müşteri” gibi değil de daha çok “yeterince yolunamamış kaz” olarak gördüğünün en büyük kanıtı…
Şimdi gelin küçük bir değerlendirme yapalım; bu TT ki sabit telefon tarifesinde indirim yaptığı yalanını söyleyerek fiyatı yükseltmiştir. Bu TT ki yıllardır ADSL tarifesini düşürür ama hala dünyanın en pahalı, en karlı ADSL’ini satar. Bu TT ki müşteri hizmetlerine sorulan sorulara, soranın kim olduğuna bakarak cevap verir. (Burada ne demek istediğimi, beni tanıyanlar anlayacaktır). Ve bu TT ki ne kadar kazıkçı bir şirket olduğu gerçeğini günümüzün en pahalı figürlerini reklamlarında oynatarak saklamaya çalışır…
Hepimiz biliyoruz ki Cem Yılmaz, şu an Türkiye’nin en başarılı ismidir. Ve yine aynı Cem Yılmaz bu ülkenin en pahalı adamıdır. Yaptığı işin hakkını fazlasıyla almadığı sürece o işi yapmamaktadır. Mazhar Alanson’un da ucuz bir isim olduğunu sanmıyorum. Bence yılların Mazhar Alanson’u da (Cem Yılmaz kadar olmasa bile) reklamlarda oynamak için epey para ister. Yani Cem parayı arabalarıyla anca taşırken, Mazhar’ın “biricik” eşiyle birkaç bavula doldurduğu düşünülebilir.
Sakın yanlış anlaşılmasın! Benim gözüm ne Cem’in ne de Mazhar’ın kazandığı parada. Helali hoş olsun.
Benim lafım sadece Türk Telekom’a…
Yanlış fiyatlandırmalar yapmasa, bizleri kazıklamak için eline geçen her fırsatı kullanmasa, verdiği hizmetlerin fiyatını GERÇEKTEN düşürse, Cem Yılmaz’ı televizyonda görünce ben de güleceğim.
Ama şu an televizyondaki TT reklamlarını görünce sadece küfediyorum… Hatta o kadar sağlam küfürler ediyorum ki eminim bütün TT yöneticilerinin o an kulakları çınlıyordur, rahat yataklarında mışıl mışıl uyuyanlar bile şöyle bir dönüyordur;)