h1

Cold House

20 Mart 2008

Hiç ummadığım bir anda hayatıma girdi yine Cold House. İlk seferinde de aynen böyle olmuştu. 1999 yazının başıydı; henüz 19 Ağustos felaketi yaşanmamış, aslında ölüme ne kadar yakın olduğumuz kafalarımıza kazınmamıştı. O zamanlar Aktüel’de çalışıyordum. “Yakın arkadaşım” olarak gördüğüm kişilerden birinin bir plak şirketi vardı. Telefonda bana bir albüm göndereceğini ve mutlaka dinlemem gerektiğini söyledi, çok beğeneceğime emindi. Bense çok umutsuzdum. Çünkü son zamanlarda kendimi tamamen Texas’a vermiştim; dur durak bilmeden “White on Blonde”un takipçisi “The Hush” albümünü dinliyordum. Her ne kadar bu yeni albümde grubun eski çalışmalarından bildiğim o “çelik sesli” gitarlara pek rastlamasam da Sharleen Spiter’nin vokali kanımı kaynatıyordu. O nedenle zarfın içinden çıkan Cold House’un “Swim With Me” isimli albümüne pek şans vermemiştim. Birkaç gün sonra o malum dost yine aradı ve albümü nasıl bulduğumu sordu. Dinlememiştim ki! “Dinle” dedi, “beğeneceksin”. Onunla telefonda konuşurken çekmecelerde albümü buldum ve ilk kez alıcı gözle kapağına baktım. Kara kalem bir çalışmaydı, değişikti ama asıl güzel olan şey grubun logosuydu. Dinleyeceğime söz verdim. “Bir kitap okudum, hayatım değişti” gibi bir metafora gönderme yapıp “bir albüm dinledim ve hayatım değişti” diyecek halim yok. Ama gerçekten çok beğendim. O kadar çok beğendim ki sonrasında çok ama çok uzun bir süre Cold House CD’sini hiç yanımdan ayırmadım. Hangi şarkının çaldığını umursamadan baştan son dinlediğim, yolda yürürken şarkılarını mırıldandığım bir grup oldu benim için.

Aktüel’e yazmak için grubun üyeleriyle de tanışmıştım. Tüm besteleri Mehmet Can Erdoğan yapıyordu, şarkı sözleriniyse Yasemin Bozbeyoğlu’na aitti. Yani Mehmet müzikleri yapıyor, Yasemin ise yazdığı sözleri aynı zamanda seslendiriyordu da. Açık yüreklilikle söylemem gerekir ki her ikisi de gayet başarılıydı. Mehmet, 1995 sonrası İngiliz elektronik müziğinin en güzel örneklerini verirken, Yasemin de kendi sözlerini mükemmel bir şekilde yorumluyordu. Cold House’u o kadar sevmiştim ki, o yaz Parkorman’da yapılan Massive Attack konserinde Yasemin’le karşılaştığımda “keşke şu an sahnede siz olsaydınız” demiştim.

Neyse aradan sekiz yıl geçti sanırım. Bu sekiz yıl içinde zaman zaman kendimi “Fire In The Rain” veya “Wind” söylerken buldum. “Are You Strong Enough?” veya “Solitary Night”ı mırıldanırken kendime yakalandığım da oldu. Ama nedense Cold House hiç dinlemedim. Üstelik “Swim With Me” albümünden bende en az iki tane varken… Arada bir yerlerde grupta değişiklikler olduğunu, hatta dağıldığını filan okudum ama inanın son durumu hiç bilmiyorum. Sanırım pek ilgilenmiyorum da…

Geçen hafta sonu bir arkadaşımın bilgisayarından bazı filmleri kopyalarken bir Cold House klasörü gördüm. Ve şaşırarak, istemeye istemeye o klasörü de aldım. Cold House hayatıma, ikinci kez böylesine beklenmedik bir anda girdi. Dört gündür dinlememeye çalıştığım Cold House’un “Swim With Me” albümü şu an GOM Player’ımda. Beşinci veya altıncı kez çalıyor olmalı. Bu yazıyı yazarken Facebook’ta Mehmet Can Erdoğan ve Yasemin Bozbeyoğlu isimlerini arattım. Şu an ne yaptıklarını merak ettim. Mehmet’e rastlamadım, bir tane Yasemin Bozbeyoğlu buldum ama onun da profiline ulaşamadım.

…I ride upon these train of never ending pain / As you try to light my way / But I’m fire in the rain…

Ben biraz daha Cold House dinlemeliyim…

h1

Sevilla Hatırası

5 Mart 2008

7 Şubat 2005 günü İstanbul karlar altındaydı. Bir gece önce ansızın başlayan kar, İstanbul’u hazırlıksız yakalamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam saat 13:30’da kalkması gereken uçağımız ancak 18:30’da havalanabilmişti.

Sabah uyandığımda arabamı karlar altında görüp işe taksiyle gitmiş ve “bu havada uçak filan kalkmaz” dediğim için de evden çıkarken yanıma hiç eşya almamıştım. 12:30 gibi uçağımızın mutlaka kalkacağını ama saatinin belli olmadığını öğrendiğimde de gazeteden eve dönüp, küçük bir bavul hazırlamıştım.

Madrid’ten aktarma yapıp Sevilla’ya ulaştığımızda sanırım programın on saat filan gerisinde kalmıştık. Yani ilk boş gün yolda geçmişti.

Kaç gün kaldığımızı şimdi hatırlayamıyorum ama o geziden epey keyif almıştım. Bir kere Yurtsan Abi’yi ve Serhat Ayan’ı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Seminerler bittikten sonra acayip güzel bir havada şehri gezmiştik. Endülüs’ün başkenti Sevilla, Museviler’den ve Müslümanlar’dan kalan mimari dokusuyla bana çok tanıdık gelmişti. Yer yer Bodrum’u hatırlatan mavi boya ve çinilerle süslü beyaz duvarlı birkaç katlı evleri, dar sokakları, meyhanelerin sokaklara taşan masaları sanki olmak istediğim yeri hatırlatıyordu. Öte yandan gayet güzel şaraplar içmiş, keyifli sohbetler yapmış, farklı tatlarda zeytinler yemiştik. Hele bir meyhanede gelen mezeler arasındaki kalamatalar vardı ki tadı hala damağımdadır. Bir de çok lezzetli bir ıstakoz yemiştik. O güzel akşam yemeğinde “kimler ıstakoz yer?” diye soran Yurtsan Abi’ye bir kez daha şükranlarımı iletmemem lazım.

Yine güneşli bir gün Sevilla’ya çok yakın  Jerez pistini ziyaret edip, kısa bir süre sonra başlayacak olan Formula 1 sezonuna hazırlanan takımların çalışmalarını izlemiştik. Padok alanına yaptığımız özel gezide Formula 1 arabalarını ve güzellerini görmüştük. Ayrıca Toyota takımının garajına girmiştik. Benim içinde bulunduğum grubun garaj ziyareti sırasında Ralf Schumacher’in pit stop yapması ise gerçekten süper bir duyguydu. Birkaç adım ötemde şimdiye kadar hep televizyon gördüğüm o meşhur zamana karşı yarış yapılmıştı; Ralf’in lastikleri değiştirmiş ve yakıt ikmali yapılmıştı. Aynı günün akşamında Toyota’nın sponsoru Panasonic tarafından düzenlenen yemeğe katılan Jarno Trulli ile bir fotoğraf bile çektirmiştim :)

Belki karlar altında bir İstanbul’dan sonra küçük ama güneşli bir Akdeniz şehri olduğu için, belki de yukarıda saydığım nedenler yüzünden Sevilla’yı çok sevdim. O günden sonra defalarca farklı insanlara “Sevilla çok güzel bir şehir” derken buldum kendimi. “Evet Barcelona mükemmel ama yaşayacak olsam Sevilla’yı seçerdim” dediğim de oldu. Yanında olmaktan, yanımda olmasından mutluluk duyduğum eski sevgilime “Keşke kendimize zaman ayırıp Sevilla’ya gidebilsek. Keşke yeterince zamanımız olsa da önce Barselona, sonra da Sevilla sokaklarını arşınlasak” dediğimi de hatırlıyorum. Hala da aynısını düşünüyorum; Sevilla çok güzel bir şehir ve mutlaka en az bir kere gitmem, görmem gerekiyor…

Önemli not: Artık binlerce (sanırım 2500) Fenerbahçe taraftarının da anlatacak Sevilla hatıraları var. Onlar da Sevilla’ya gittiler ve büyük bir zaferle geri döndüler. Hepsini tek tek kıskandım. Hem Sevilla’da güneşli günler geçirdikleri için hem de Fenerbahçe’min bu büyük zaferini yerinde izledikleri için… Ama daha önemlisi gün geceden beri dünyanın farklı yerlerinde yaşayan milyonlarca Fenerbahçeli’nin de anlatacak Sevilla hatırası var. Artık çeyrek finaldeyiz ;)

h1

Yeni Bir Spam Türü

3 Mart 2008

Son zamanlarda blog sayfama yazdığım hemen her yazıya birkaç saat içinde yorumlar ekleniyor. Eski yazılarıma bile “eline sağlık çok güzel yazmışsın”, “bence de”, “seninle aynı şeyleri düşünüyorum” gibi aslında pek bir şey ifade etmeyen yorumlar ekleniyor. Bu yorumlar her ne kadar farklı kişiler tarafından yazılmış gibi görünse de genelde yazarlarının IP’leri hep aynı oluyor. Ya da farklı e-mail adresleri verilse de tüm yorumcular aynı web sitesini referans olarak gösteriyor.

Ben bu yorumları yeni bir spam türü olarak değerlendiriyorum. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu yorumları yazan arkadaşların tek amacı kendi web sitelerine verilen link sayısını arttırmaktan ibaret. Sizin web sitenizin veya blog sayfanızın işe yaramaz yorumlarla dolmasını veya bıraktıkları sözde yorumların hiçbir artı değer yaratmaması onların umurunda değil. Anlayacağınız kendini zeki zanneden webmaster tayfasının son buluşu da bu. Belki bu yöntem insanların MSN şifrelerini çalıp, kontak listesindeki arkadaşlarına “hey şu siteye baksana” mesajları atmak kadar haince değil ama yine de rahatsız edici… Zaten bu yeni yöntem MSN şifresini hack etmek kadar zor da değil. Ayrıca böylesi bir spam türüne karşı Akismet’in de yapabileceği hiçbir şey yok. Her şey blog sahibinin muhakemesine bağlı.

Benim yazılarımı okuyan blog yazarlarını bu yeni yönteme karşı uyarmak istedim. Tabii en son uyanan ben değilsem ;) Arkadaşlar blog’larınıza sahip çıkın. Sayfalarınızın birkaç çakal tarafından kullanılmasına izin vermeyin, her yorumu onaylamayın. Yorumların, yazdığınız konuyla ilgili olup olmadığına, sizin sayfanıza artı bir değer katıp katmayacağına dikkat edin.

h1

Büyük Düşünmek

27 Şubat 2008

Her gün düzenli olarak ziyaret ettiğim bir web sitesi, daha doğrusu forum sitesi var. Tüm diğer forumlar gibi bu site de reklam alarak ayakta duruyor ve gördüğüm kadarıyla en büyük reklam kaynağı Google AdSense.

Yaklaşık bir haftadır bu sitede çıkan AdSense reklamlarından biri dikkatimi çekiyor. Aslında şaka gibi bir şey ama kesinlikle şaka değil. Üstüne üstlük herkesin ders çıkarması gereken bir “büyük düşünme” örneği bu reklam…

Image Hosted by ImageShack.us

Sözünü ettiğim 300 * 239 piksellik reklamın ekran görüntüsünü yukarıda var. NAKLİYECİ yazısının altında bir abi kamyonete yaslanmış, ekmek teknesinin önünde poz vermiş. Bu banner’a tıkladığınızda www.mininakliye.com adresine yönlendiriliyorsunuz ve Sitenin Tufan Nakliyat’a ait olduğunu görüyorsunuz. Tufan muhtemelen kamyonete yaslanan abinin adı. Tek sayfadan oluşan web sitesinde gerekli olan tüm bilgiler mevcut. Verilen hizmetlerin çeşidi, kontak bilgileri, hizmet verilirken kullanılan aracın modeli… Bence tek eksik, aracın daha önce kaza yapıp yapmadığının kontrol edilebilmesi için plakası. Zaten Tufan Abi’nin resmine bakınca plakanın özellikle gizlenmediği rahatlıkla anlaşılıyor.

Şimdi isteyen bu reklamla, daha doğrusu Tufan Abi’nin tek sayfalık web sitesiyle dalga geçebilir. Hatta işi abartıp yevmiyeyi Google’a kaptırdığı için Tufan Abi’yi eleştirebilir de… Ama böylesi bir tanıtım yapmaya karar verdiği için Tufan Abi’nin zekasını alkışlamak isteyenler de çıkacaktır… Ben alkışlamakla yetinmeyip önünde şapka çıkaranlardanım… Şu an bir kamyonete ihtiyacım olsa hiç zaman geçirmeden Tufan Nakliyat’ı arardım. Eğer etrafımdaki insanlardan yakın zamanda kamyonete ihtiyacı olan çıkarsa onlara da Tufan Abi’yi önereceğim.

h1

Fenerbahçe 3 – Sevilla 2

21 Şubat 2008

Dün akşam Şampiyonlar Ligi ikinci tur ilk maçı için sahaya çıkan Fenerbahçe kazanma hırsı sayesinde Sevilla’yı evine üzgün gönderdi. Aslında maçın ilk dakikalarında Sevilla çok daha organize görünüyordu. Sevilla’nın çok isabetli bir şekilde ayağa yapılan pasları ve hızlı oyunu ilk 15 dakika bizimkileri epey zorladı. Derken ligin ikinci yarısına gayet iyi başlayan Mateja Kežman, Uğur Boral’ın soldan ortaladığı topa kafayı vurdu ve ilk golümüz geldi. Beş dakika sonra Volkan ve Edu ikilisinin genç kalecilere ders olarak okutulması gereken kolektif hatasıysa Sevilla beraberliği yakaladı. İkinci yarıdaysa gerçekten çok daha heyecanlı bir 45 dakika yaşandı ve sonuç olarak Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı, son iki yılın UEFA Kupası sahibi Sevilla için kötü anıların yaşandığı bir yer olarak tarihe geçti. Sonuçtan ve skordan çok memnunum. Oynanılan futbolun da çok daha iyi olabileceğini not ettikten sonra iyi olduğunu söylemek lazım. Hele 4 Mart’taki rövanş maçındaki beraberliğin bile Fenerbahçe’ ye çeyrek finali getireceğini bilmek çok keyifli. Ama benim derdim her zaman olduğu gibi başka.

 Alex de Souza Kime Karşı?

Aslında “Üzgünüm Fenerbahçe” başlıklı yazımda da bu konuyu anlatmak istemiştim ama pek başarılı olamamıştım :( O yazıyı da yine bir Şampiyonlar Ligi maçından sonra yazmıştım diye hatırlıyorum… Şimdi olayı bir kez daha açma zamanı geldi.

Şimdi şöyle bir geçmişi hatırlayalım. Şu ana kadar Fenerbahçe’nin en sevilen yabancı futbolcularından biri olan Pierre van Hooijdonk’u hatırlıyor musunuz? Takım içindeki kamplaşmadan yakınırdı. Üstü kapalı olarak Brezilyalılar’ın kendi aralarında oynamasından şikayet ederdi. Pas alamadığından yakınırdı. Ama yine de Fenerbahçe’ye çok yararı dokunmuştu. Şu an bile (ben dahil) birçok taraftar, Pierre van Hooijdonk’un Fenerbahçe için bir şeyler yapmasını, teknik heyette ona da yer verilmesini istiyor. Ama ne oldu? Yönetim Alex de Souza ile Pierre van Hooijdonk arasında bir tercih yapmak zorunda kalınca kazanan Alex oldu. Kötü mü oldu? Sanmıyorum, çünkü sonuç ortada. Fakat iyi bir yönetimin ipleri kopartmaktansa bu iki yıldızı birlikte oynamaya ikna etmesi gerektiğini düşünüyorum. Gelelim Nicolas Anelka’ya. O da ilk başlarda uygun yerde pas alamamaktan şikayet etmedi mi? Hatta yedekte beklediğinde gıkı çıkmayan adam açık açık gol atabilecek pozisyonlarda top alamadığını söylemedi mi? Pierre van Hooijdonk’un da Nicolas Anelka’nın da en az Alex kadar büyük futbolcu olduğuna inanıyorum. Ancak Oğuz Çetin’den beri takımı sırtlayan tek futbolcu olmanın verdiği güçle bu büyük ego savaşlarını hep Alex kazandı. Yönetim hep Alex’i rahat ettirecek transferler yaptı.

Tıpkı Nicolas Anelka gibi Mateja Kežman da büyük umutlarla transfer edilmişti. Anelka’nın yedekte beklediği takımda ilk yarı itibariyle Kežman pek yedekte kalmadı. Daha doğrusu sakatlık dışındaki durumlarda  kulübeyi beklemedi. Yedekte kaldığı zamanlarda da bol bol konuştu… Ne zaman Kežman, sakatlık veya formsuzluk nedeniyle kızağa çekildi o zaman Semih Şentürk’e gün doğdu. Alex de ne Kežman’a ne Anelka’ya ne de Van Hooijdonk’a yapmadığı güzellikleri Semih’e yaptı. Semih de bu fırsatı çok iyi değerlendirdi ve seyircinin bir numaralı futbolcusu oldu. Tribünlerin kalbinde Tuncay’ın gitmesiyle boşalan yeri çok iyi doldurdu.

 Alex, Semih’i Seviyor

Şimdi gelelim bu koca yazının esas nedenine. Bence yönetimin bir an önce Kežman / Semih sorununa bir çözüm bulması gerekiyor. Çünkü görünen köy kılavuz istemiyor ve Alex, Semih’le oynamayı daha çok seviyor. Eğer şimdiye kadar Alex için Van Hooijdonk ve Anelka’dan vazgeçildiyse Kežman’dan da vazgeçilebilir ve Semih’in önü açılabilir diyorum. Sonuç olarak Semih, Kežman’dan daha genç, taraftar Semih’i daha çok seviyor ve her şeyden önemlisi başarılı. Yıllar önce Fenerbahçe PAF takımına transfer oldu ve o günden beri fırsat verilmesini bekliyor. Yeri geldi kiralık olarak İzmir’e geri gönderildi, yeri geldi kadroya alınmadı veya yedekte bekletildi ama o hep bugünleri bekledi. Ve artık yönetim tarafından desteklenmesinin zamanı geldi. Eğer ki Fenerbahçe’nin kadrosu ve Zico’nun kafasındaki oyun planı Kežman ve Semih’in birlikte oynamasına izin vermiyorsa, bu işi içinden çıkılmaz kaos haline gelmeden çözmek gerek.

h1

Ömür Boyu İmza

20 Şubat 2008

Geçen hafta İspanya’dan bir haber geldi. Real Madrid Kulübü Başkanı Ramon Calderon, bir basın toplantısı düzenleyerek takım kaptanı Raul Gonzalez ve kaleci İker Casillas‘ın kontratlarının uzatıldığı ve bu iki futbolcunun jübile yaptıktan sonra da kulüpte kalacakları açıkladı. Hemen aklıma Rıdvan Dilmen, Tanju Çolak, Hakan Şükür, Emre Belezoğlu, Tugay Kerimoğlu gibi isimler geldi. Ben Türkiye’de takımıyla ömür boyu sözleşme imzalan bir sporcu henüz görmedim. Daha doğrusu yabancı transferi için kesenin ağzını açan yöneticilerin, hiçbir yerli sporcuya cömert davrandığına şahit olmadım. Tabii bir de Yunanistan’ın Larissa takımında top koşturmak zorunda kalan Tümer Metin ve yine rotayı Yunanistan’ın PAOK takımına çeviren milli basketbolcumuz İbrahim Kutluay’ın durumu var ki en iyisi o konuya hiç girmemek.

Bir kulübün sporcusuna sahip çıkmasının ne kadar önemli olduğunu anladığımızda başta ülkemizdeki futbol anlayışı ve spor kulüplerinin yönetim şekli olmak üzere birçok şeyin değişeceğini düşünüyorum. Adım gibi eminim şimdi Gökberk kalkıp “Abi hangi futbolcu Real Madrid ile ömür boyu sözleşme imzalamaz? Ben olsam ben de imzalarım” diyecek ama bence iş burada futbolcuların takımlarına güvenmesinden ibaret değil. Esas iş kulüplerin başarısının yöneticiler kadar sporculara da bağlı olduğunun anlaşılmasıdır. O nedenle başta Rıdvan Dilmen olmak üzere birçok futbol efsanesinin bu ülkede sadece yorumculuk yapmasını normal karşılamamak gerekir. Ali Şen’in gazabına uğradıktan sonra kendini antrenör olarak da ispat eden Rıdvan’ın, Fatih Terim yönetimindeki milli takımda neden görev alamadığını sorgulamak gerekir…

Neyse Türkiye’de bu tarz, yani insana değer verildiğini gösteren anlaşmalar olmaması üzücü işte…

h1

Değirmendere

9 Şubat 2008

Perşembe akşamı Süreyya aradı. “Yarın işin yoksa seni bir yere götüreceğim” dedi. Cuma sabahı Beşiktaş’ta Akaretler Yokuşu’nun başında Şampiyon Kokoreç ve İş Bankası’nın önünde buluştuk. Buluştuk dediysem bir Lancia Ypsilon ile gelip beni aldı. Nereye gideceğimizi ilk sorduğumda Boğaziçi Köprüsü’ne giriyorduk ama Sürü sadece “güzel bir yere” dedi.

Ataşehir önünden geçip paralı yola girdiğimizde İzmit Körfez Pisti’ne gittiğimizi düşündüm. Ama iki kapılı, 1.3 dizel motorlu bu arabayla pistte ne yapabileceğimizi ben de pek kestiremiyordum. Dilovası’ndan geçerken fabrika bacalarının kustuğu ve arabanın içinde bile kokusu hissedilen dumana nasıl izin verildiğini konuştuk. İzmit Outlet Center’a geldiğimizde Burger King’te bir şeyler atıştırdık. Çıkışta Değirmendere’ye gittiğimizi anladım. Değirmendere Süreyya’nın büyüdüğü yer; yanlış hatırlamıyorsam hayatının altı yılı burada geçmiş. Benim içinse Değirmendere deprem sonrası adını sık sık duyduğum, neşeli ve sosyal insanların yaşadığını tahmin ettiğim küçük bir kıyı kasabası.

Kasabaya girer girmez ilk fark ettiğim şey Değirmendere’nin benim düşündüğümden daha büyük bir yer olduğu. Doğruca sahile indik. Değirmendere, İzmit Körfezi’nin girişinde olduğu için karşı sahile pek uzak değil fakat bu taraftan görünen rafineri manzarası da pek güzel değil. Ama yine de gerçek anlamda denize sıfır evlerin olduğu, upuzun ve inanılmaz derecede sessiz bir sahili var. Tabii bu sessizlikte kışın ortasında soğuk bir gün yaşamamızın payı da var. Sahili bir baştan diğerine yürürken hala apartmanların arasında, yer yer boş alanlar olduğu gözünüzden kaçmıyor. Bunlar depremde yıkılan binaların olduğu yerler. Gözden kaçmayan bir bakşa şeyse satılık ve kiralık evlerin çokluğu…

Bir cafe’de oturup birkaç çay içtikten sonra yürümeye devam ediyoruz. Cuma trafiğine yakalanmamak için de saat 16:00 gibi geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz. Bu arada Sürü, dergide (Otomax) kullanmak arabanın birkaç fotoğrafını çekiyor. Hem gelirken hem de giderken gözü hep arabanın dijital göstergelerinde. Sanırım yakıt tüketimiyle ilgili detayları not etmeye çalışıyor.

Giderken Bon Jovi’nin “Destination Anywhere” albümünü dinlediğimiz için “Queen of New Orleans” yıllar sonra bir kez daha dilime dolanıyor. Dönüş yolunda ise CD Player’da a-ha’nın “Minor Earth / Major Sky” albümü çalıyor.

Çok sıkıntılı bir dönemimde, böylesi kasvetli bir günü deniz kenarında geçirdiğim için gayet mutlu bir şekilde eve dönüyorum. Ne de olsa bir günlüğüne, hatta birkaç saatliğine bile olsa sorunlar, sorun olmaktan çıkıyor. Bünye ekstradan aldığı deniz havasının sayesinde gayet iyi bir uyku çekiyor…

h1

Taşınma…

7 Şubat 2008

Hayatımın son üç ayına iki taşınma sığdırdım. İlki gerçek bir taşınmaydı. Soyak Yenişehir’deki “küçük ev”imizden Göztepe’ye taşındık. 51 metre karelik o küçücük evden çıkan eşyaya taşıma şirketi çalışanları bile şaşırdı. İki ev arasındaki mesafe topu topu 10 kilometre olmasına rağmen evlerin bulunduğu semtlerin birbiriyle alakası yoktu. Soyak Yenişehir, Ataşehir’in karşısında Ümraniye Belediyesi sınırları içinde, çepeçevre duvarları sayesinde etrafındaki gecekondulardan ayrılan gerçek anlamda bir küçük burjuva sitesiydi. Sitenin her anlamdaki soğukluna rağmen ben oradaki evimizi çok sevmiştim. Küçücük bir stüdyo daireydi Şelale Evleri’nde yaşadığımız yer. Aslan oğlum Doğuş, evi görür görmez hemen adını koymuştu; “küçük ev”. “Küçük ev” yaklaşık iki yıl bizi barındırdı. Sonra daha merkezi bir yer arayışıyla Göztepe’ye geldik. Tabii ki Bağdat Caddesi ile minibüs caddesini birleştiren Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi’nin tam ortasında oturmak da çok keyifliydi. Soyak’tan Göztepe’ye taşınırken Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat’ın süper hizmeti sayesinde pek yorulmadık. Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat benzerlerinden epey pahalı bir taşıma şirketi ama gerçek anlamda dünya standartlarında hizmet verdiğinden siz sadece şirket çalışanlarını seyrediyorsunuz…

Dedim ya “küçük ev”i çok sevmiştim. O nedenle de taşındığımız gün, evden çıkmadan önce kapıda durup bomboş daireye bize yaşattığı mutluluklar için teşekkür etmiştim. Bizden sonra da aynı yerde yaşayacakların “küçük ev”de en az bizim kadar mutlu olmalarını dilemiştim.

Şimdi hesapladım da ben bugüne kadar 11 – 12 farklı mekanı ev olarak kabul etmişim. 1972 doğumluyum. Bu 11 – 12 evin yaklaşık dokuz tanesi son 15 yılda girmiş hayatıma. Ama “küçük ev” hariç hiçbirinden ayrılırken içimde bir burukluk hissetmemiştim. Çünkü o eve çok kolay alışmıştım. Bir tek “küçük ev”de ilk günlerin uyumsuzluğunu yaşamamıştım. Yani apartmanın, sokağın, dışarıda esen rüzgarın sesine alışma sürem sanırım birkaç saatle sınırlı kalmıştı.

Göztepe’deki evimiz ise gayet büyük, merkezi ve güzel bir apartmanın altıncı katıydı. İyi güneş alan dairenin yabana atılmayacak bir manzarası da vardı. Hatta denizi bile görüyorduk. Ama orası ev olarak kabullenmem biraz zaman aldı… Gece yatağa girdiğimde kendimi bir otel odasında hissetmem, tuvaletini – banyosunu kullanırken biraz yabancılık çekmem bir ay filan sürdü. Tam artık eve alışmışken de zorunlu bir taşınma olayı çıktı. Bir çeşit sefer emri gibiydi; “daha önce yaptıysan yine yapabilirsin” diyordu. Yani daha önce taşınmıştın buraya, şimdi de taşınabilirsin buradan. Bu sefer tüm ev değil, düzgünce paketlendiğinde bir HB Clio’yu tamamen dolduran eşyalarım ve ben taşınıyorduk. İstikamet kürkçü dükkanı olan anne eviydi. O nedenle dün sabah erkenden kalktım ve önce Kızıltoprak’a gidip aslan oğlumu aldım. Ona taşınma haberini Kızıltoprak’tan Göztepe’ye giderken yolda vermek istedim ama dilim varmadı. Asansörde Göztepe’deki evi sevip sevmediğini sordum, seviyormuş. Eve girip de güzelce istiflenen özel eşyalarımı gördüğümüzde sanırım Doğuş taşınma olayını anladı ama yine de durumu kendisine anlatım. Artık evimizin Zeytinburnu’nda, babaannesinin yanında olduğunu söyledim. Ben eşyaları arabaya taşırken Doğuş televizyon seyretti. Ara ara kalkıp evi dolaştı ve son bir haftada gördüğü değişikliklerin nedenini sordu. Evden son kez çıkarken dönüp baktığımda eşyalar yerli yerinde durmasına rağmen gördüğüm manzara artık bizim evimiz değildi… Doğuş’a eve bir şey söylemek isteyip istemediğini sordum. Söylediğim şeyi garipsediği için sadece güldü. Bense içimden “daha yeni yeni birbirimize ısınıyorduk ama buraya kadarmış, kalanlara sıcak bir yuva ol” dedim. Sonra da Doğuş’la birlikte sinemaya gidip “Asterix Olimpiyat Oyunları’nda”yı seyrettik. Ki sanırım Doğuş için bugünün anlam ve önemi bundan ibaretti. Benim içinse her ne kadar kürkçü dükkanı da olsa alışılacak yeni bir yatak, çevreden gelen sesler, kurulacak yeni bir düzen filan var. Bakalım, hepimiz için hayırlısı…

h1

Nar ve Webcam

30 Ocak 2008

Geçen hafta Perşembe günü birçok gazetede ve web sitesinde enflasyon sepetiyle ilgili bir haber çıktı. * * * Haberin özü aslında çok basit; Türkiye İstatistik Kurumu enflasyon sepetini oluşturan ürün ve hizmetlerde küçük bir değişiklik yapmış. Ve anladığım kadarıyla bu rutin bir değişiklik. Yani kurum gerek gördükçe, sadece enflasyon sepetinde değil neredeyse tüm parametrelerde bu tarz güncellemeler yapıyor. Bu değişikliğin nedeniyse daha sağlıklı istatistiki verilere ulaşmak. Neyse yukarıda da belirttiğim gibi TÜİK ülkemizdeki enflasyon oranını belirlerken kullandığı ürün ve hizmetlerin bazılarını 2008 yılbaşıntan itibaren değiştirmiş. Konuyla ilgili tüm haberleri okuduktan sonra bu güncellemenin hangi ürünleri kapsadığını merak ettim. Kurumun web sitesinde küçük bir arama yapıp tüm listeye ulaşamayınca, sitedeki bilgi talep formunu kullanarak yetkililerden bilgi istedim. Hemen ertesi gün de kurumdan cevap geldi. (İnanın bu kadar hızlı cevap alabileceğimi hiç düşünmüyordum. Demek ki Türkiye İstatistik Kurumu’nda gerçekten işini yapan insanlar var. Hepsine teşekkürler). Unutmadan bana gönderilen listeyi ben de buradan paylaşmalıyım ki benim gibilerin merakını söndüreyim :)

2008 başı itibariyle tüketici fiyatları endeksine giren – çıkan ürünler

Giren Çıkan
Nar Nişasta
Vanilya Bornoz
Sirke Radyatör
Mayonez Sulama Hortumu
Neskafe 3’ü bir arada Streç Film
Elektrik sobası (İnfrared) İğneciye ödenen ücret
Buzdolabı poşeti Şeker ölçme aleti
Scooter motosiklet
Uydu alıcısı
Taşınabilir bellek
Webcam

Listeye bakınca gördüm ki ben ve benim gibi düşünenlerin ilgisini çekebilecek tek ürün webcam değil. Webcam’den başka Scooter olarak adlandırılan motosikletler (ki ben de bir tane istiyorum :) ), uydu alıcılar, infrared elektrikli sobalar ve taşınılabilir bellekler de yılbaşından itibaren enflasyon sepetine alınmış. Gerçi biraz düşününce TÜİK çalışanlarının hafıza kartlarını da taşınabilir bellek sınıfına sokmuş olabileceğini düşündüm ama bu küçük detay sonucu değiştirmiyor.Sonuç ne mi? Sonuç; halkımızın son yıllarda dur durak bilmeden teknolojiye yatırım yapıyor olması. Yani benim “modern oyuncak” olarak tanımladığım webcam ve taşınılabilir bellek gibi ürünlerdeki sahiplik oranı hızla artıyor. Teknolojik cihazlar her eve girmeye başlıyor. Hem de öyle bir hızla ki TÜİK bile hane başına nişasta tüketimi yerine webcam sahipliğini kıstas almaya başlıyor. Tabii ki webcam satışını MSN kullanımı arttırıyor. Taşınabilir bellek satışını da dijital fotoğraf makinesi ve MP3 çalar gibi cihazların artan popülaritesi körüklüyor. Böylece de her yaş grubundan insan teknolojiyle tanışmış oluyor. Eğer önümüzdeki beş yıl içinde laptop da bu listeye girerse o zaman yarınlardan daha çok şey bekleyebiliriz diye düşünüyorum.

Başlıktaki nar ne mi? Webcam ile beraber nar da tüketici endeksine eklenmiş :)  

h1

Çavdar Tarlasında Tarkan

23 Ocak 2008

Yılbaşı üzeri Tarkan’ın yeni albüm kapağını gördüğümde aklıma gelen ilk şey Jerome David Salinger oldu. Çünkü Salinger’ın orijinal adı “The Catcher in the Rye” olan romanının Türkiye’deki son baskısına “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ismi verilmişti. Tarkan da “Metamorfoz” isimli son albümünün kapak fotoğrafını, kimine göre buğday, bana göreyse çavdar tarlasında çektirmiş. O nedenle birden aklıma Salinger geldi…
“The Catcher in the Rye” Türkiye’de ilk yayınlandığında kitaba çevirmeni tarafından “Gönülçelen” adı verilmiş. O ilk çevirinin hangi yıl basıldığını bilmiyorum ama “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ın ilk baskısı 1997 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılmıştı. Açıkça söylemek gerekirse kitabı ilk gördüğümde “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ismi bana pek sıcak gelmemişti. Ne de olsa diğer cepte “Gönülçelen” gibi bir efsane vardı…
Neyse konumuz Salinger veya “Gönülçelen” değil. Aslına bakarsanız Tarkan veya yeni albümü de değil. ben sadece aklımdan geçenleri paylaşmak istedim.
Dediğim gibi albüm kapağını görünce kafamda Salinger belirdiği için o günden sonra gazetelerdeki Tarkan haberlerini daha ciddi okumaya başladım. Yeni imaj tartışmalarını takip ettim. Ve neden o fotoğrafın, hiç kimseye bendekine benzer bir serbest çağrışım yaşatmadığını merak ettim. Baktım ki kimse hiçbir yerde yazmıyor, sonunda oturup ben yazdım;)