h1

Değirmendere

9 Şubat 2008

Perşembe akşamı Süreyya aradı. “Yarın işin yoksa seni bir yere götüreceğim” dedi. Cuma sabahı Beşiktaş’ta Akaretler Yokuşu’nun başında Şampiyon Kokoreç ve İş Bankası’nın önünde buluştuk. Buluştuk dediysem bir Lancia Ypsilon ile gelip beni aldı. Nereye gideceğimizi ilk sorduğumda Boğaziçi Köprüsü’ne giriyorduk ama Sürü sadece “güzel bir yere” dedi.

Ataşehir önünden geçip paralı yola girdiğimizde İzmit Körfez Pisti’ne gittiğimizi düşündüm. Ama iki kapılı, 1.3 dizel motorlu bu arabayla pistte ne yapabileceğimizi ben de pek kestiremiyordum. Dilovası’ndan geçerken fabrika bacalarının kustuğu ve arabanın içinde bile kokusu hissedilen dumana nasıl izin verildiğini konuştuk. İzmit Outlet Center’a geldiğimizde Burger King’te bir şeyler atıştırdık. Çıkışta Değirmendere’ye gittiğimizi anladım. Değirmendere Süreyya’nın büyüdüğü yer; yanlış hatırlamıyorsam hayatının altı yılı burada geçmiş. Benim içinse Değirmendere deprem sonrası adını sık sık duyduğum, neşeli ve sosyal insanların yaşadığını tahmin ettiğim küçük bir kıyı kasabası.

Kasabaya girer girmez ilk fark ettiğim şey Değirmendere’nin benim düşündüğümden daha büyük bir yer olduğu. Doğruca sahile indik. Değirmendere, İzmit Körfezi’nin girişinde olduğu için karşı sahile pek uzak değil fakat bu taraftan görünen rafineri manzarası da pek güzel değil. Ama yine de gerçek anlamda denize sıfır evlerin olduğu, upuzun ve inanılmaz derecede sessiz bir sahili var. Tabii bu sessizlikte kışın ortasında soğuk bir gün yaşamamızın payı da var. Sahili bir baştan diğerine yürürken hala apartmanların arasında, yer yer boş alanlar olduğu gözünüzden kaçmıyor. Bunlar depremde yıkılan binaların olduğu yerler. Gözden kaçmayan bir bakşa şeyse satılık ve kiralık evlerin çokluğu…

Bir cafe’de oturup birkaç çay içtikten sonra yürümeye devam ediyoruz. Cuma trafiğine yakalanmamak için de saat 16:00 gibi geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz. Bu arada Sürü, dergide (Otomax) kullanmak arabanın birkaç fotoğrafını çekiyor. Hem gelirken hem de giderken gözü hep arabanın dijital göstergelerinde. Sanırım yakıt tüketimiyle ilgili detayları not etmeye çalışıyor.

Giderken Bon Jovi’nin “Destination Anywhere” albümünü dinlediğimiz için “Queen of New Orleans” yıllar sonra bir kez daha dilime dolanıyor. Dönüş yolunda ise CD Player’da a-ha’nın “Minor Earth / Major Sky” albümü çalıyor.

Çok sıkıntılı bir dönemimde, böylesi kasvetli bir günü deniz kenarında geçirdiğim için gayet mutlu bir şekilde eve dönüyorum. Ne de olsa bir günlüğüne, hatta birkaç saatliğine bile olsa sorunlar, sorun olmaktan çıkıyor. Bünye ekstradan aldığı deniz havasının sayesinde gayet iyi bir uyku çekiyor…

h1

Taşınma…

7 Şubat 2008

Hayatımın son üç ayına iki taşınma sığdırdım. İlki gerçek bir taşınmaydı. Soyak Yenişehir’deki “küçük ev”imizden Göztepe’ye taşındık. 51 metre karelik o küçücük evden çıkan eşyaya taşıma şirketi çalışanları bile şaşırdı. İki ev arasındaki mesafe topu topu 10 kilometre olmasına rağmen evlerin bulunduğu semtlerin birbiriyle alakası yoktu. Soyak Yenişehir, Ataşehir’in karşısında Ümraniye Belediyesi sınırları içinde, çepeçevre duvarları sayesinde etrafındaki gecekondulardan ayrılan gerçek anlamda bir küçük burjuva sitesiydi. Sitenin her anlamdaki soğukluna rağmen ben oradaki evimizi çok sevmiştim. Küçücük bir stüdyo daireydi Şelale Evleri’nde yaşadığımız yer. Aslan oğlum Doğuş, evi görür görmez hemen adını koymuştu; “küçük ev”. “Küçük ev” yaklaşık iki yıl bizi barındırdı. Sonra daha merkezi bir yer arayışıyla Göztepe’ye geldik. Tabii ki Bağdat Caddesi ile minibüs caddesini birleştiren Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi’nin tam ortasında oturmak da çok keyifliydi. Soyak’tan Göztepe’ye taşınırken Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat’ın süper hizmeti sayesinde pek yorulmadık. Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat benzerlerinden epey pahalı bir taşıma şirketi ama gerçek anlamda dünya standartlarında hizmet verdiğinden siz sadece şirket çalışanlarını seyrediyorsunuz…

Dedim ya “küçük ev”i çok sevmiştim. O nedenle de taşındığımız gün, evden çıkmadan önce kapıda durup bomboş daireye bize yaşattığı mutluluklar için teşekkür etmiştim. Bizden sonra da aynı yerde yaşayacakların “küçük ev”de en az bizim kadar mutlu olmalarını dilemiştim.

Şimdi hesapladım da ben bugüne kadar 11 – 12 farklı mekanı ev olarak kabul etmişim. 1972 doğumluyum. Bu 11 – 12 evin yaklaşık dokuz tanesi son 15 yılda girmiş hayatıma. Ama “küçük ev” hariç hiçbirinden ayrılırken içimde bir burukluk hissetmemiştim. Çünkü o eve çok kolay alışmıştım. Bir tek “küçük ev”de ilk günlerin uyumsuzluğunu yaşamamıştım. Yani apartmanın, sokağın, dışarıda esen rüzgarın sesine alışma sürem sanırım birkaç saatle sınırlı kalmıştı.

Göztepe’deki evimiz ise gayet büyük, merkezi ve güzel bir apartmanın altıncı katıydı. İyi güneş alan dairenin yabana atılmayacak bir manzarası da vardı. Hatta denizi bile görüyorduk. Ama orası ev olarak kabullenmem biraz zaman aldı… Gece yatağa girdiğimde kendimi bir otel odasında hissetmem, tuvaletini - banyosunu kullanırken biraz yabancılık çekmem bir ay filan sürdü. Tam artık eve alışmışken de zorunlu bir taşınma olayı çıktı. Bir çeşit sefer emri gibiydi; “daha önce yaptıysan yine yapabilirsin” diyordu. Yani daha önce taşınmıştın buraya, şimdi de taşınabilirsin buradan. Bu sefer tüm ev değil, düzgünce paketlendiğinde bir HB Clio’yu tamamen dolduran eşyalarım ve ben taşınıyorduk. İstikamet kürkçü dükkanı olan anne eviydi. O nedenle dün sabah erkenden kalktım ve önce Kızıltoprak’a gidip aslan oğlumu aldım. Ona taşınma haberini Kızıltoprak’tan Göztepe’ye giderken yolda vermek istedim ama dilim varmadı. Asansörde Göztepe’deki evi sevip sevmediğini sordum, seviyormuş. Eve girip de güzelce istiflenen özel eşyalarımı gördüğümüzde sanırım Doğuş taşınma olayını anladı ama yine de durumu kendisine anlatım. Artık evimizin Zeytinburnu’nda, babaannesinin yanında olduğunu söyledim. Ben eşyaları arabaya taşırken Doğuş televizyon seyretti. Ara ara kalkıp evi dolaştı ve son bir haftada gördüğü değişikliklerin nedenini sordu. Evden son kez çıkarken dönüp baktığımda eşyalar yerli yerinde durmasına rağmen gördüğüm manzara artık bizim evimiz değildi… Doğuş’a eve bir şey söylemek isteyip istemediğini sordum. Söylediğim şeyi garipsediği için sadece güldü. Bense içimden “daha yeni yeni birbirimize ısınıyorduk ama buraya kadarmış, kalanlara sıcak bir yuva ol” dedim. Sonra da Doğuş’la birlikte sinemaya gidip “Asterix Olimpiyat Oyunları’nda”yı seyrettik. Ki sanırım Doğuş için bugünün anlam ve önemi bundan ibaretti. Benim içinse her ne kadar kürkçü dükkanı da olsa alışılacak yeni bir yatak, çevreden gelen sesler, kurulacak yeni bir düzen filan var. Bakalım, hepimiz için hayırlısı…

h1

Nar ve Webcam

30 Ocak 2008

Geçen hafta Perşembe günü birçok gazetede ve web sitesinde enflasyon sepetiyle ilgili bir haber çıktı. * * * Haberin özü aslında çok basit; Türkiye İstatistik Kurumu enflasyon sepetini oluşturan ürün ve hizmetlerde küçük bir değişiklik yapmış. Ve anladığım kadarıyla bu rutin bir değişiklik. Yani kurum gerek gördükçe, sadece enflasyon sepetinde değil neredeyse tüm parametrelerde bu tarz güncellemeler yapıyor. Bu değişikliğin nedeniyse daha sağlıklı istatistiki verilere ulaşmak. Neyse yukarıda da belirttiğim gibi TÜİK ülkemizdeki enflasyon oranını belirlerken kullandığı ürün ve hizmetlerin bazılarını 2008 yılbaşıntan itibaren değiştirmiş. Konuyla ilgili tüm haberleri okuduktan sonra bu güncellemenin hangi ürünleri kapsadığını merak ettim. Kurumun web sitesinde küçük bir arama yapıp tüm listeye ulaşamayınca, sitedeki bilgi talep formunu kullanarak yetkililerden bilgi istedim. Hemen ertesi gün de kurumdan cevap geldi. (İnanın bu kadar hızlı cevap alabileceğimi hiç düşünmüyordum. Demek ki Türkiye İstatistik Kurumu’nda gerçekten işini yapan insanlar var. Hepsine teşekkürler). Unutmadan bana gönderilen listeyi ben de buradan paylaşmalıyım ki benim gibilerin merakını söndüreyim :)

2008 başı itibariyle tüketici fiyatları endeksine giren - çıkan ürünler

Giren Çıkan
Nar Nişasta
Vanilya Bornoz
Sirke Radyatör
Mayonez Sulama Hortumu
Neskafe 3’ü bir arada Streç Film
Elektrik sobası (İnfrared) İğneciye ödenen ücret
Buzdolabı poşeti Şeker ölçme aleti
Scooter motosiklet
Uydu alıcısı
Taşınabilir bellek
Webcam

Listeye bakınca gördüm ki ben ve benim gibi düşünenlerin ilgisini çekebilecek tek ürün webcam değil. Webcam’den başka Scooter olarak adlandırılan motosikletler (ki ben de bir tane istiyorum :)), uydu alıcılar, infrared elektrikli sobalar ve taşınılabilir bellekler de yılbaşından itibaren enflasyon sepetine alınmış. Gerçi biraz düşününce TÜİK çalışanlarının hafıza kartlarını da taşınabilir bellek sınıfına sokmuş olabileceğini düşündüm ama bu küçük detay sonucu değiştirmiyor.Sonuç ne mi? Sonuç; halkımızın son yıllarda dur durak bilmeden teknolojiye yatırım yapıyor olması. Yani benim “modern oyuncak” olarak tanımladığım webcam ve taşınılabilir bellek gibi ürünlerdeki sahiplik oranı hızla artıyor. Teknolojik cihazlar her eve girmeye başlıyor. Hem de öyle bir hızla ki TÜİK bile hane başına nişasta tüketimi yerine webcam sahipliğini kıstas almaya başlıyor. Tabii ki webcam satışını MSN kullanımı arttırıyor. Taşınabilir bellek satışını da dijital fotoğraf makinesi ve MP3 çalar gibi cihazların artan popülaritesi körüklüyor. Böylece de her yaş grubundan insan teknolojiyle tanışmış oluyor. Eğer önümüzdeki beş yıl içinde laptop da bu listeye girerse o zaman yarınlardan daha çok şey bekleyebiliriz diye düşünüyorum.

Başlıktaki nar ne mi? Webcam ile beraber nar da tüketici endeksine eklenmiş :) 

h1

Çavdar Tarlasında Tarkan

23 Ocak 2008

Yılbaşı üzeri Tarkan’ın yeni albüm kapağını gördüğümde aklıma gelen ilk şey Jerome David Salinger oldu. Çünkü Salinger’ın orijinal adı “The Catcher in the Rye” olan romanının Türkiye’deki son baskısına “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ismi verilmişti. Tarkan da “Metamorfoz” isimli son albümünün kapak fotoğrafını, kimine göre buğday, bana göreyse çavdar tarlasında çektirmiş. O nedenle birden aklıma Salinger geldi…
“The Catcher in the Rye” Türkiye’de ilk yayınlandığında kitaba çevirmeni tarafından “Gönülçelen” adı verilmiş. O ilk çevirinin hangi yıl basıldığını bilmiyorum ama “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ın ilk baskısı 1997 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılmıştı. Açıkça söylemek gerekirse kitabı ilk gördüğümde “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ismi bana pek sıcak gelmemişti. Ne de olsa diğer cepte “Gönülçelen” gibi bir efsane vardı…
Neyse konumuz Salinger veya “Gönülçelen” değil. Aslına bakarsanız Tarkan veya yeni albümü de değil. ben sadece aklımdan geçenleri paylaşmak istedim.
Dediğim gibi albüm kapağını görünce kafamda Salinger belirdiği için o günden sonra gazetelerdeki Tarkan haberlerini daha ciddi okumaya başladım. Yeni imaj tartışmalarını takip ettim. Ve neden o fotoğrafın, hiç kimseye bendekine benzer bir serbest çağrışım yaşatmadığını merak ettim. Baktım ki kimse hiçbir yerde yazmıyor, sonunda oturup ben yazdım;)

h1

Eker Diye Bir Marka

7 Ocak 2008

Yaklaşık iki hafta önce yepyeni bir markayla tanıştım; Eker… Şimdiye kadar tadına baktığım en lezzetli ayranlarından biri olarak karşıma çıktı Eker. Hem de 10 - 15 gün içinde iki farklı mekanda ayran olarak Eker servisi yapıldığını gördüm.

Birkaç yıldır meşrubat tercihimi ağırlıklı olarak ayrandan yana kullanıyorum. Hatta standart Migros ziyaretleri sonunda “hadi bir litrelik ayran alalım, eve gidince içeriz” diyerek başta nişanlım Mine ve aslan oğlum Doğuş olmak üzere birçok insanın kabusu oluyorum. Bu zorunlu “ayran tadım seanslarına” katılmak istemeyenlere de numaradan gönül koyuyorum:) Başlıyorum ayranın ne kadar yararlı bir içecek olduğunu anlatmaya.

Tabii ki aslında ne içeceğimi, ne yediğim belirliyor. Eğer yemek için McDonalsd’s’a gittiysek Coca Cola içiyorum. Rota Burger King’i gösteriyorsa Fruko gazoz oluyor tercihim. Çünkü Pepsi’nin tadını beğenmiyorum. Yani Pepsi Cola değil Coca Cola içiyorum. Ama eğer menüde “etin en güzel hali” olarak tanımladığım kebap varsa veya son yıllarda merak saldığım pide olayına girdiysek ayran tercih ediyorum.

Eker markasıyla yılbaşından birkaç gün önce Kızıltoprak’taki Şampiyon‘da tanıştım. Doğuş ve Mine’yle birlikte kokoreç yemeye gitmiştik ve masaya Eker ayran geldi. İlk önce lezzeti Mine keşfetti. Bu olaydan birkaç gün sonra da, eskiden Göztepe İstasyon Caddesi olarak anılan, ama artık Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi olarak adlandırılan yerde, yani yeni evimizin sokağındaki Köyüm Pide‘de gördüm Eker ayranı.

Eğer bulabiliyorsam ayran tercihimi genelde Sütaş ve Tikveşli’den yana kullanmaya çalışıyorum. Artık Eker de bu listede başa güreşecek gibi görünüyor. Tabii bu tercih sıralamasında markaların her yerde bulunup bulunmadığı da çok önemli oluyor. Ama ben yine de bu blog’u takip edenlerin eğer fırsat bulurlarsa Eker ayranı denemelerini ve görüşlerini bizlerle paylaşmalarını istiyorum. Unutmadan; Köyüm’de Eker’in sakızlı muhallebisini de denedim. O da gayet başarılıydı. Zaten web sitesine göz attığımda Eker’in sadece ayran değil başta peynir ve yoğurt olmak üzere birçok süt ürününe sahip olduğunu da görmüştüm. Şimdiki hedefim yayık ayranı. Bakalım onun tadına da bakabilecek miyim?

**

Önemli Not: Web’de yaptığım araştırmalar sonunda Eker’in yeni bir marka olmadığını hatta son zamanlarda Eker ayran fanatiklerinin ürün kalitesinden şikayetçi olduğunu gördüm (bkz Ekşi Sözlük). Ama dediğim gibi ben Eker’i daha yeni keşfettim:( Öte yandan web sitesinden anladığım kadarıyla Eker’in radyo ve gazete / dergi reklamları da varmış. Fakat ben şimdiye kadar o reklamları da hiç görmemişim:(

h1

Oyun Tarlası

13 Kasım 2007

Lafı hiç dolandırmadan konuya girmek istiyorum. Dostum Selim‘le birlikte bir Flash oyun sitesi açtık. Sitemizin adı Oyun Tarlası. Adresi de doğal olarak www.OYUNTARLASI.com. Sitenin açılış haberini buraya yazmamın sebebiyle blog sayfamı ziyaret eden herkesten Oyun Tarlası için yardım istemem. Evet bu yazıyı okuyan herkesin yardımına ihtiyacım var. Biliyorum ki blog sayfam epey fazla insan tarafından takip ediliyor. Bunu sitenin trafiğine veya yapılan yorumların sayısına bakarak söylemiyorum. Siteye her yeni yazı eklediğimde aldığım e-mail ve MSN mesajlarından ne kadar çok takipçim olduğunu anlıyorum:)

Bana nasıl yardım edebileceğinizi söylemeden önce Oyun Tarlası fikrinin nereden çıktığını alatmak istiyorum. Oğlum Doğuş her fırsat bulduğunda bazı Flash oyun sitelerine girerek oyunlar oynuyor. Doğal olarak bazı oyunları ben de oynuyorum:) Sonunda bir site açmanın zamanı geldi diye düşündüm. Türkçe Flash oyun siteleri incelendiğinde çoğu sitenin warez temeller üzerine kurulduğunu ya da en iyi ihtimalle açık kaynak kodlu sistemler kullandığını görüyoruz. Hatta birçok ikiz site mevcut. Yani oyunların tanıtımları ve yorumlar birçok sitede birbirinin aynı oluyor. Bunun en büyük nedeniyse site yapan arkadaşların araştırmaya gerek duymadan ücretsiz bir oyun script’i olan AV Arcade‘e sırtlarını dayamaları. Hatta R10.net gibi gayet yararlı bazı webmaster forumlarını araştırdığınızda AV Arcade için ücretsiz Türkçe paketler ve destek bulmak bile mümkün oluyor. Hele hele para ödemek isterseniz size yorumlarıyla beraber hazır oyun paketleri satmak isteyenler bile türemiş durumda:) Ama tabii bu tarz çözümlerin bazı güvenlik açıkları olabileceği ilk başlarda kimsenin aklına gelmiyor. Bu nedenle de Türkçe forumlarda hack’lenen AV Arcade tabanlı sitelerini nasıl kurtarabileceğini öğrenmeye çalışan birçok site sahibine rastlanıyor. Yabancı forum sitelerinde ise güncellemeleri tam olarak yapılmamış açık kaynak kodlu sistemlerinden veya tercihini warez’den yana kullanan sitelerden çalınmış üye bilgileri satılıyor.

Biz bu tarz üzücü bir duruma düşmemek için ücretli bir çözüm olan GameSiteScript‘i seçtik. Ve laf aramızda bu yazılımın en pahalı paketini aldık. Lisanslı bir yazılım seçmemizin nedeni Türkçe karakter sorunları için teknik destek almak, güvenlik sorunlarıyla uğraşmamak ve kısmen daha düzgün bir üye yönetimine sahip olmaktı. Anlayacağınız gerekli yatırım yapıldı:) Şimdi sıra geldi www.OYUNTARLASI.com adresini insanlara duyurmaya. İşte bu konuda tüm dostlarımın yardımına ihtiyacım var. Bana nasıl yardımcı olabileceğinize gelince;

  • Öncelikle eğer siz Flash oyunlardan keyif alıyorsanız sitemize üye olabilirsiniz. Ya da bu tarz oyunlardan hoşlanan bir arkadaşınız varsa sitemizden onu haberdar edebilirsiniz.
  • Bir web siteniz varsa tanıtım konusunda bize yardımcı olabilirsiniz. Sadece www.OYUNTARLASI.com link’ini sitenize ekleyebileceğiniz gibi eğer banner için boş alanınız varsa belki ücretsiz olarak sitemizin banner’ını yayınlarsınız. Özel boyutlu bir banner isterseniz hazırlayabileceğimizi unutmayın:)
  • Sitemizde yakın gelecekte 2000′e yakın oyun olacak. Doğal olarak bu oyunların açıklamaları şu an İngilizce. Yavaş yavaş Türkçe’ye çeviriyoruz ama bu konudaki yadımlara da açığız. Yani diyelim ki www.OYUNTARLASI.com adresinde bir oyun oynadınız ve çok beğendiniz. o zaman hemen söz konusu oyunun açıklamasını çevirip bana gönderebilirsiniz. Hatta sadece çeviri yapmayıp kendinizden de bir şeyler katabilirsiniz. Söylemek istediğim bire bir İngilizce metne sadık kalmak zorunda olmadığınız ve oyunda başarıyı getirecek bazı noktaları da ekleyebileceğiniz. Bu konuda kafanıza takılan sorular varsa sağ sütunda link’i bulunan İletişim Formu‘nu kullanarak bana ulaşabilirsiniz.
  • Eğer Facebook ve benzeri sosyal iletişim sitelerine üyeyseniz, bu sitelerdeki profilinizin bir kenarına www.OYUNTARLASI.com link’ini de ekleyebilirsiniz.
  • Sürekli takip ettiğiniz, üyesi olduğunuz forumlarda “yeni internet siteleri” veya “beğendiğim internet siteleri” gibi topic’ler varsa bu başlıkların altına www.OYUNTARLASI.com adresini de yazabilirsiniz. Hatta benim yaptığım gibi imza kısmına www.OYUNTARLASI.com yazarak, sitemizi arkadaşlarınıza birinci elden tavsiye edebilirsiniz.

Şimdilik www.OYUNTARLASI.com konusunda söyleyebileceklerim bu kadar. Umarım sitemiz internetin kötü yüzüne bulaşan oyun sitelerinin aksine daha nezih bir ortam olarak hizmet vermeye devam eder.

Unutmadan www.OYUNTARLASI.com’da en sevdiğim iki oyunu da sizlerle paylaşmak istiyorum. İlki bir klasik olan Shanghai Mahjongg, ikincisi ise NASCAR Drift Yarışı. Bakalım siz en çok hangilerini seveceksiniz?

h1

Turkishost

7 Kasım 2007

İş dünyasının en önemli kurallarından biri büyük işlerin sadece ”büyük” insanlar tarafından yapılabileceğidir. Bu kural gözardı edildiği için Türkiye’de 1998′den sonra mantar gibi çoğalan internet tabanlı şirketlerin / girişimlerin büyük çoğunluğunun sonu hüsranla bitmiştir. İnternet tabanlı işleden kastım web sitesi yapmak, hosting hizmeti vermek gibi doğrudan worl wide web’i ilgilendiren iş kolları… Bu maceraların hüsranla bitmesinin en büyük nedeniyse birkaç üniversite öğrencisinin bir araya gelip günü kurtardıkları, harçlıklarını kazanıp ilk iş deneyimlerini yaşadıkları bu tür sistemlerin, genel anlamda o sektöre olan güvensizliğin temellini atmış olmasıdır. Yani 2000 yılında web sitesi açmak isteyen bir firma sahibi bu çocukların eline düşmüş, sonrasında ya arkadaşlar ortadan kaybolmuş ya da firma sahibi 5 kuruşluk işe 50 kuruş verdiğini farketmiştir. Bu da genel anlamda ülkemizde web tabanlı işlere mesafeli yaklaşılmasına neden olmuştur.

Bu aslında pek bir şey ifade etmeyen girişten sonra gelelim asıl konumuza. Bu yılın başlarında bir hosting paketi satın almaya karar verdim. Başta Amerika ve İngiltere’de kurulu birçok firmayı inceledikten sonra eşe - dosta nereyle çalıştıklarını sordum. Sonunda Selim, arkadaşı Fatih’in sahip olduğu Turkishost‘u önerdi. Kendisi de orayla çalışıyordu ve memnundu. Tek bir soru sordum; düzgün insanlar olup olmadığını merak ettim, ardından da birkaç gün içinde bir hosting paketi satın aldım.

İlk başlarda hemen hemen hiçbir şey host etmediğim için Turkishost ile ilgili herhangi bir sıkıntı da yaşamadım. Derken bir gün, akşam saat 18:00 gibi şirketin anasayfasındaki canlı bağlantı modülünü kullanarak kendileriyle kontak kurmaya çalıştım. Mesai saati biter bitmez karşımdaki temsilci offline oldu ve gitti. Bunu bir mail ile şirkete bildirdim, tabii ki cevap gelmesini beklemiyordum. Zaten gelmedi de:(

Geçen hafta da bu şirketin destek elemanlarıyla çok garip bir deneyim yaşadım. Yine sitedeki modülü kullanarak bir soru sordum. Şirketten bir yetkiliyle gerçek zamanlı yazışırken öğrendim ki destek sistemini kullanarak sorunumu iletirsem ve eğer yetkililer cevap vermeye gerek duyarlarsa cevap alacağımdı. Yani benim sorduğum soruya cevap verilmesi için oradaki birilerinin keyfi yerinde olmalıydı. Lafı fazla uzatmaya gerek yok, soruyu sordum ve birkaç saat sonra cevap geldi. Gayet yüzeysel ve yol göstermeyen bir cevaptı bu. Ve açıkça söylemek gerekirse karşıdaki “çok meşgul beyefendilerin” cevap verdikleri için kendimi şanslı hissetmem gerektiğini belli eden bir metindi. Yani “lütfen” verilmiş bir cevaptı.

Sorumu tekrarlayıp, daha detaylı bilgi vermeleri gerektiğini söyledim. Bu arada benim bir müşteri olduğumu “kalın kafaları” kolayca algılayabilsin diye hafif sert bir tavır sergiledim.

Ardından gelen mesajı ise bir cevap olarak değerlendirmek mümkün değil. Karşı taraftaki “ilkel yaratık” çocukken hiç sevilmemiş, sevgiye hasret bir ortamda büyümüş olmanın acısını benden çıkarmaya çalışıyordu. Mesaj diye yazdığı şeyi okuyunca bu yaratığın yazı yazabiliyor olmasına bile şükretmek gerektiği anlaşılıyordu:) Tek yaptığı şey çemkirmekti terbiyesiz herifin.

Yazdığım cevapta çemkirmekle yetinmiyorsa, onlarda kayıtlı olan adresime gelip beni dövmeyi de deneyebileceğini ama gelirken Turkishost’ta kaç tane LAVUK çalışıyorsa hepsini de toplayıp gelmesi belirttim. Malum sopayı bir kez yerinden çıkarınca böyle aile terbiyesinden uzak olan LAVUKların tamamına ders vermek lazım. Destek servisinden en son gelen cevap hakaretler içeriyor ve destek sisteminden yasaklandığımı belirtiyordu. Hiç vakit kaybetmeden o şirkete telefon açtım. Amacım ekran karşısında devleştiğini zanneden zavallı bir LAVUKla muhatap olmak değil, şirketin sahiplerine durumu anlatmaktı. Belki inanmayacaksınız ama telefonda üç aşağı beş yukarı aşağıdaki konuşmayı yaptık:

Ben: Merhaba, ben Ersin Akman. Şirketinizin sahibi veya müessese müdürü ile görüşebilir miyim?

Turkishost1: Burası teknik servis, şirket sahibi yok.

Ben: Peki orada görüşebileceğim bir yetkili var mı?

Turkishost1: Bir saniye…

Turkishost2: Efendim.

Ben: Merhaba, ben Ersin Akman. Şirketinizin sahibi veya müessese müdürü ile görüşebilir miyim?

Turkishost2: Görüşemezsin.

Ben: Neden görüşemem, kimdir şirket sahibiniz?

Turkishost2: Burada yok, buraya gelmez. Şirket sahibinin kim olduğunu size söyleyemem. Bu bilgiyi vermeye yetkili değilim.

Ben: Bu çok gizli bir bilgi mi?

Turkishost2: Siz bugün Turkcell’e telefon açıp şirket sahibini sorabiliyor musunuz?

Ben: Pardon ben kiminle görüşüyorum?

Turkishost2: Yusuf ben.

Ben: Göreviniz nedir?

Turkishost2: Teknik servis şefiyim.

Ben: Turkcell, İMKB’ye kayıtlı bir kuruluş biliyorsnuz. O nedenle sahibini öğrenmek için İMKB’ye başvurmak yeterli.

Turkishost2: O zaman Turkishost’un sahibini de ticaret odasından öğrenirsin.

Ben: Fatih Bey oranın ortaklarından biri değil mi? Onunla görüşmek istiyorum.

Turkishost2: Görüşemezsin. Fatih yurtdışında yaşıyor.

Ben: Arkadaşım sana çok basit bazı sorular soruyorum. Adam gibi sorular soruyorum, ama sen adam gibi cevaplar vermiyorsun…

Turkishost2: Bana adamlıktan bahsetme. Adam dedinmi işler durur. Sen benim adamlığıma karar veremezsin vs vs vs.

Bu zırvalara daha fazla dayanamadım ve “siktir lan” dedikten sonra telefonu kapattım.

***

Şimdi yazının en başında bahsettiğim büyük insanları ve büyük işleri anlıyor musunuz?

Şimdi siz siz olun müşterilerine yalan söyleyen bir şirketle asla çalışmayın. Siz siz olun kendisiyle ilgili yapılan yorumları müşterilerinden gizleyen bir şirketle asla çalışmayın (bkz. Hostbul.net). Siz siz olun müşerisinin sitesini kapatan, datalarına el koyan ve para iadesi de yapmayan bir şirketle de asla çalışmayın (bkz. R10.net).

Peki ben şimdi ne yapacağım?

Büyük bir ihtimalle o LAVUKlarla bir daha muhatap olmamak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Turkishost ile en azından bir yıllık hosting sürem bitene kadar çalışacağım. Süre sonunda ise ya çalışmaya devam ederim ya da dünya üzerindeki milyonlarca hosting şirketinden birine geçerim. Turkishost ise sadece kötü bir referans daha kazanmış olur…

h1

Yazdan Kalma Bir Gün

22 Ekim 2007

Geçen hafta Perşembe günü, yani takvimler 18 Eylül’ü gösterirken küçük bir kaçamak yaptık. Biricik sevgilim Mine ve ben, saatler 12:00′ı gösterirken Bostancı’dan kalkan ve ilk durağı Büyükada olan vapura bindik:)

Şansımıza geçen hafta İstanbul yazdan kalma günler yaşıyordu. Hele bizim ada seferine çıktığımız gün hava iyice sıcaktı. Doğal olarak Büyükada’ya adım atar atmaz önce meydandaki cafe’lerden birinde oturup kahvaltımızı yaptık. Sonra faytona atlayıp Aya Yorgi’ye gittik.

Tırmanışı anlatacak değilim ama Mine sağolsun ilk kez bu kadar çok ara vererek / dinlenerek çıktım:) Hatta şu kadarını söyleyebilirim ki çıkarken arkamızdan gelip bizi geçen turistler, mumlarını yakıp aşağıya inmeye başladıklarında biz hala çıkıyorduk:) Neyse dinlene dinlene bile olsa sonunda çıktık ve susuzluğumuzu giderip birer bira içtik tepede. Bir süre sonra epey kalabalık olan Alman öğrenci grubu da gitti ve ortam iyice sessizleşti. Umarım Allah herkese Ekim ayının ortasında, güneşli bir günde o tepeden manzarayı seyretme keyfini yaşatır. Bu arada yakın zamanda adaya gitmeyi planlayanlara da küçük bir bilgi notu iletmeliyim: Aya Yorgi’de iki tane küçük köpek yavrusu var. Çok sevimliler ama insanlarla araları pek iyi değil… Saat 15:00 gibi oturduğumuz masayı değiştirip gölgede kalmamayı başardık ve çok lezzetli bir kuzu şiş yedik. Minnoş kitap okurken ben bol bol ufka bakıp manzarayı seyrettim. Hava kararmadan önce de iniş yolcuğuna geçtik. Aslında biraz daha kalıp güneşin batışını da seyredebilirdik ama bir sonraki vapur için beklemek istemedik. Meydanda vapur saatini beklerken yediğimiz waffle’lar yüzünden bir ara patlayacağımı düşünsem de kazasız belasız Bostancı’ya ulaştık:)

Bu kadar yazıdan sonra asıl söylemek istediğim insanın güneşi özlediği… Kavurucu bir yaz geçirmiş olmamıza rağmen bir günlük ada kaçamağı bizi çok mutlu etti. Sanki oksijen depoladık. Kış iyice bastırmadan yağışsız ama serin bir gün aynı kaçamağı tekrar yapmak lazım…

h1

Üzgünüm Fenerbahçe

8 Ekim 2007

Türk insanının en büyük hobisi Pazartesi sabahından Cuma akşamına kadar maç sonuçlarını konuşmak / tartışmaktır. Dünya yıkılsa kimse takımına toz kondurmaz. En kritik yorumlar, teknik analizler, futbolcu / antrenör değerlendirmeleri çay bardağının yanına katık edilir. Zaman zaman ateşli tartışmalar, kalp kırma seanslarına dönüşür. O nedenle ben böyle muhabbetleri pek sevmem:) Sadece kendime çok yakın hissettiğim insanlarla haftayı konuşurum.

Her Fenerbahçeli gibi benim de çevremde yeterince Galatasaraylı vardır. Mesela dergideyken birlikte çok zaman geçirdiğimiz Yıldıray, çocukluk arkadaşım Boysan gibi…

Tabii her Fenerbahçeli gibi ben de en büyük keyfi Galatasaraylılar’a takılınca alırım.

Ama bu yıl sezon başladığından beri konuşacak bir şeyimiz yok. Çünkü ortalıkta üzerine konuşulacak bir Fenerbahçe yok. Roberto Carlos’lu, Mateja Kezman’lı Alex’li Fenerbahçe şu an ligde dört beraberlik, bir malubiyet, üç galibiyetle beşinci sırada. Geçen yılın şampiyonu Fenerbahçe, sekiz hafta sonunda sadece dokuz yol atmış, yedi tane de yemiş.

Öte yandan aynı takım Şampiyonlar Ligi’nde gayet iyi maç oynamış, rakiplerine kök söktürmüş. Yani şimdiye kadar olanın tam tersini yapmış. Fakat hep söylerim; derbi kazanmadan şampiyon olmak keyif vermez. Avrupa’da başarılı iki sonuç, ligde puan kaybedilen beş maçı unutturmaz.

Tüm Fenerbahçeliler’in bildiği gibi bir yerlerde bir yanlış var. Bence takımın durmasında Tuncay Şanlı’nın Middlesbrough’a, takımın abilerinden Rüştü’nün Beşiktaş’a ve Ümit’inse FC Köln’e gitmesinin de payı var. Ama sorunun bu kadar basit olmadığını düşünüyorum. Bence Fenerbahçe yönetiminin her platformda güç kullanarak takımı oynattığı dönem artık sona erdi. Ne futbolcular, ne de rakipler artık “büyük Fenerbahçe” masalına inanmıyor.

Fenerbahçe’nin bir Rönesans’a, reforma ihtiyacı var. Klüp yönetiminin kendini yenilemesi değil, kendini baştan yenilemesi gerekiyor ki gönlümüzdeki Fenerbahçe’ye kavuşabilelim.

Yoksa…

Yoksa… Yapacak bir şey yok. Sonuna kadar bu takımı tutmaya devam edeceğiz ama… Mesela bu yıl aslan oğlum Doğuş’a henüz bir Fenerbahçe forması almadım. O da şimdiye kadar forma istemedi. Daha önce Anelka, Alex formalarını kendi istemişti. Hatta geçen yıl, sezon sonuna doğru fazladan bir Mehmet Aurello forması için Doğuş kaç takla atıyordu:)

Neyse… Dediğim gibi üzgünüm Fenerbahçe…

h1

CeBIT Bilişim 2007

1 Ekim 2007

Son bir haftadır birçok insandan e-mail’ler alıyorum. Herkes yarın başlayacak olan fuara gidip gitmeyeceğimi soruyor. Aslında uzun bir aradan sonra bu yıl gitmeyi ve sıradan bir teknoloji meraklısı olarak fuarı ziyaret etmetmeyi planlıyordum. Fakat malum aylardan Ramazan, trafik çok erken saatlerde kilitleniyor. Üstelik Ümraniye - Beylikdüzü arası en az 60 km, yani git gel 120 km. Anlayacağınız bu yıl da gitmeyeceğim.

Zaten fuara katılan şirket sayısındaki azalma da gösteriyor ki insanlar yavaş yavaş benim son iki yıldır söylediklerimi kavrıyor. Fuar her geçen yıl son kullanıcı için daha da çekilmez bir yer halini alıyor.

Biraz önce fuarın ana sayfasını ziyaret edip hangi şirketlerin bu yıl CeBIT’e katıldığına baktım. Tahmin edebileceğiniz gibi liste çok uzun. Tüm Katılımcı Şirketler link’i tamı tamına 47 sayfa. Ama gelin aklımda kaldığı kadarıyla fuara katılmayan şirketlere bir bakalım:

CeBIT BİLİŞİM 2007′ye Katılmayan Şirketler

  • MSI
  • ASUS
  • Samgung haricindeki cep telefonu üreticileri (Samsung katılıyor. Katılmayanlar Nokia, Sony Ericsson, LG, BenQ)
  • Multimedya
  • Boğaziçi Bilgisayar
  • HP
  • Intel
  • AMD
  • Gigabyte
  • Kont
  • Koyuncu
  • Turanlı
  • Datagate

Bu kadar şirket katılmıyorsa bir bildikleri vardır değil mi?

Önemli Not: Katılmadığından emin olduğunuz şirketleri bildirirseniz bu sayfadaki listeyi güncelleyebiliriz:)

Önemli Not 2: Artık geleneksel hale gelen fuar sonrası değerlendirme yazısında CeBIT’in yanlışlarını bir kez daha sıralayacağım. Merak edenler birkaç gün içinde yazıyı okuyabilirler.