Archive for the 'Müzik' Category

h1

Cold House

Perşembe, Mart 20th, 2008

Hiç ummadığım bir anda hayatıma girdi yine Cold House. İlk seferinde de aynen böyle olmuştu. 1999 yazının başıydı; henüz 19 Ağustos felaketi yaşanmamış, aslında ölüme ne kadar yakın olduğumuz kafalarımıza kazınmamıştı. O zamanlar Aktüel’de çalışıyordum. “Yakın arkadaşım” olarak gördüğüm kişilerden birinin bir plak şirketi vardı. Telefonda bana bir albüm göndereceğini ve mutlaka dinlemem gerektiğini söyledi, çok beğeneceğime emindi. Bense çok umutsuzdum. Çünkü son zamanlarda kendimi tamamen Texas’a vermiştim; dur durak bilmeden “White on Blonde”un takipçisi “The Hush” albümünü dinliyordum. Her ne kadar bu yeni albümde grubun eski çalışmalarından bildiğim o “çelik sesli” gitarlara pek rastlamasam da Sharleen Spiter’nin vokali kanımı kaynatıyordu. O nedenle zarfın içinden çıkan Cold House’un “Swim With Me” isimli albümüne pek şans vermemiştim. Birkaç gün sonra o malum dost yine aradı ve albümü nasıl bulduğumu sordu. Dinlememiştim ki! “Dinle” dedi, “beğeneceksin”. Onunla telefonda konuşurken çekmecelerde albümü buldum ve ilk kez alıcı gözle kapağına baktım. Kara kalem bir çalışmaydı, değişikti ama asıl güzel olan şey grubun logosuydu. Dinleyeceğime söz verdim. “Bir kitap okudum, hayatım değişti” gibi bir metafora gönderme yapıp “bir albüm dinledim ve hayatım değişti” diyecek halim yok. Ama gerçekten çok beğendim. O kadar çok beğendim ki sonrasında çok ama çok uzun bir süre Cold House CD’sini hiç yanımdan ayırmadım. Hangi şarkının çaldığını umursamadan baştan son dinlediğim, yolda yürürken şarkılarını mırıldandığım bir grup oldu benim için.

Aktüel’e yazmak için grubun üyeleriyle de tanışmıştım. Tüm besteleri Mehmet Can Erdoğan yapıyordu, şarkı sözleriniyse Yasemin Bozbeyoğlu’na aitti. Yani Mehmet müzikleri yapıyor, Yasemin ise yazdığı sözleri aynı zamanda seslendiriyordu da. Açık yüreklilikle söylemem gerekir ki her ikisi de gayet başarılıydı. Mehmet, 1995 sonrası İngiliz elektronik müziğinin en güzel örneklerini verirken, Yasemin de kendi sözlerini mükemmel bir şekilde yorumluyordu. Cold House’u o kadar sevmiştim ki, o yaz Parkorman’da yapılan Massive Attack konserinde Yasemin’le karşılaştığımda “keşke şu an sahnede siz olsaydınız” demiştim.

Neyse aradan sekiz yıl geçti sanırım. Bu sekiz yıl içinde zaman zaman kendimi “Fire In The Rain” veya “Wind” söylerken buldum. “Are You Strong Enough?” veya “Solitary Night”ı mırıldanırken kendime yakalandığım da oldu. Ama nedense Cold House hiç dinlemedim. Üstelik “Swim With Me” albümünden bende en az iki tane varken… Arada bir yerlerde grupta değişiklikler olduğunu, hatta dağıldığını filan okudum ama inanın son durumu hiç bilmiyorum. Sanırım pek ilgilenmiyorum da…

Geçen hafta sonu bir arkadaşımın bilgisayarından bazı filmleri kopyalarken bir Cold House klasörü gördüm. Ve şaşırarak, istemeye istemeye o klasörü de aldım. Cold House hayatıma, ikinci kez böylesine beklenmedik bir anda girdi. Dört gündür dinlememeye çalıştığım Cold House’un “Swim With Me” albümü şu an GOM Player’ımda. Beşinci veya altıncı kez çalıyor olmalı. Bu yazıyı yazarken Facebook’ta Mehmet Can Erdoğan ve Yasemin Bozbeyoğlu isimlerini arattım. Şu an ne yaptıklarını merak ettim. Mehmet’e rastlamadım, bir tane Yasemin Bozbeyoğlu buldum ama onun da profiline ulaşamadım.

…I ride upon these train of never ending pain / As you try to light my way / But I’m fire in the rain…

Ben biraz daha Cold House dinlemeliyim…

h1

Live Earth

Pazartesi, Temmuz 9th, 2007

7 Temmuz günü, yani geride bıraktığımız Cumartesi, küçük bir ara dışında tüm günümüz televizyon karşısında geçti. Çünkü NTV, tüm günü Live Earth konserlerine ayırmıştı. Hatta Pazar sabahı saat 8:45 gibi çok erken bir saatte uyandığımda bile NTV hala yayındaydı. Dün gece saat 23:15′te de tüm konserlerden bir best of derleyerek tekrar verdiler. Sanırım bu akşam da yine bir seçki yayınlayacaklar. Tüm bu yayınlar için NTV’ye teşekkür etmek lazım ama nedendir bilinmez saatlerini televizyonun karşısında geçiren biri olarak içimden bir ses NTV’nin bir şeyi eksik / yanlış yaptığını söylüyor. İnanın sorunu tam olarak isimlendiremiyorum ama neredeyse tüm hafta sonunu Live Earth izleyerek geçirmiş biri olarak daha iyi bir yayın şablonunun kullanılabileceğini düşünüyorum.

İşin Çevreci Kısmı

Gazetelerden okuduğum kadarıyla bazı radikal çevreci gruplar, bu konserlere katılan sanatçıların sahneye çıkacakları kentlere özel jetleriyle uçması nedeniyle atmosfere salınan zararlı gazlar ve konserleri izleyen kalabalığın oluşturduğu çöpler yüzünden konserin amacına hizmet etmediğini düşünüyormuş.

Ben bu fikre hiç katılmıyorum. Eğer bu konserler nedeniyle, konserleri izleyen insanların % 1′i bile evde televizyon seyrederken bir lamba kapattıysa, %0,1′i aralarda verilen mesajlardan / önerilerden birini benimseyip günlük yaşamında uygulama kararı aldıysa bence hedef 12′den vurulmuş demektir.

İşin İstanbul Kısmı

Al Gore’un İstanbul ziyaretini hatırlıyor musunuz? Siz de bütün hafta sonunu benim gibi televizyon ekranına odaklanarak mı geçirdiniz? Organizasyonun büyüklüğünü görmek sizin de içinizi burktu mu? Eğer bu soruylara siz de “evet” cevabını veriyorsanız iptal edilen İstanbul konseri için aynı şeyleri düşünüyoruz demektir. Ne kadar büyük bir fırsatı teptiğimizi görmek gerçekten çok üzücü. Tanıtım işi Boğaz Köprüsü’nü ışıklandırmakla bitmiyor… Formula 1′e İstanbul’un eklenmesiyle veya Ayasofya’nın yeni açıklanan dünyanın yedi harikası listesinde aday olmasıyla da bitmiyor.

Artık yaz aylarında neredeyse her hafta sonu bir partinin, bir konserin olduğu şehrimiz Live Earth organizasyonundan çıkarılıyor. O zaman bana düşen sadece ”yazıklar olsun” demek. Ahmet Necdet Sezer’e yazıklar olsun, Recep Tayyip Erdoğan’a yazıklar olsun, Abdullah Gül’e yazıklar olsun, Kadir Topbaş’a yazıklar olsun, Rifat Hisarcıklıoğlu’na yazıklar olsun, daha doğrusu bu ülkeyi yöneten veya yönetmeye aday olan herkese yazıklar olsun!

İşin Müzik Kısmı

Gelelim işin bana en çok keyif veren kısmına, yani müzik faslına. Tabii ki söze Metallica ile başlayacağım:) Kameralar Kirk’ü sahnede gösterdiği an neler olacağı belliydi sanki:) Beni en çok etkileyen an “Nothing Else Matters” çalarken kameranın birkaç saniyeliğine seyircilere dönmesi oldu. Önde benim yaşlarımda sarışın bir adam, arkada ise taze bir delikanlı “Nothing Else Matters”ı söylüyordu. Dediğim gibi adam benim şu anki yaşlarımda, delikanlı ise 1991′de Metallica’nın kara kaplı albümünü ilk dinlediğim zamanki ben yaşlardaydı… Sonra bir zamanlar Cat Stevens olarak bilinen Yusuf İslam çıktı. Sanırım Müslüman olup adını değiştirdikten sonra “Wild Word”ü ilk kez söyledi. Ya da ben öyle biliyorum. Çünkü şimdiye kadar Yusuf İslam’ın “Wild Word”ü söylediğini ne duymuş, ne de okumuştum. Madonna’nın Live Earth için yaptığı şarkı mükemmeldi. Sahne şovu ise her zamanki gibi 10 numaraydı:) Live 8′e Pink Floyd olarak katıldıkları için burada da tam kadro göreceğimizi umduğum ekipten sadece Roger Waters gelmişti. Ama ben henüz Roger Waters’u seyredemedim. Umarım o da bu akşama kısmet olur:) The Police, Bon Jovi, Duran Duran, Snoop Doggy, Red Hot Chili Peppers, Reamonn, Pussycat Dolls, Lenny Kravitz, Foo Fighters… Hepsi çok iyiydi.

NTV yönetimi bu konseri CNBC-e’de veya E2′de kesintisiz bir kez daha vermeyi düşünmez mi acaba???

h1

Lounge FM 102

Pazartesi, Mayıs 28th, 2007

Aslında radyo tercihimin Eksen ile sınırlı olduğunu çok rahat söyleyebilirim. Ama nedense Eksen son zamanlarda kendini dinletmemek için özel bir çaba harcıyor gibi. Şunu da itiraf etmek lazım ki ben de artık eskiden olduğu kadar çok radyo dinleyemiyorum. Fakat son 15-20 gündür Eksen’in gözümden ne kadar düştüğünü anlatamam. Zaten emin olun anlatmaya kalksam bu hiç kimse için okunması keyifli bir yazı olmaz…

Neyse ben de zon zamanlarda Lounge FM 102′yi fark ettim. Evet Eksen ile çok farklı:) Lounge daha kolay dinlenilebilen bir radyo…

Dün de yani 27 Mayıs’ta Lounge’ın Kemer Golf & Country Club’taki Chill-Out festivaline katıldık. Şimdiye kadar gördüğüm en düzgün organizasyon olduğunu söyleyebilirim. Temiz tuvaletler, soğuk içecek, gayet düzgün bir insan kitlesi…

Aslında bu benim Kemer Country’ye ilk gidişim. Ve gördüğüm kadarıyla festival organizasyonunun düzgün olmasında mekan olarak buranın seçilmesinin de çok büyük payı var. Çünkü Kemer Golf & Country Club, zaten Kemer Country’de oturanların eğlenceli zaman geçirmesi için düşünülmüş bir konsept. içinde Starbucks’ı kitapçısı, bistrosu, sineması filan olan bir tesis. Yani festival alanında güneşten çok mu piştiniz? Hadi içeri girin ve klimaların çalıştığı bir yerde oturun. Veya Starbuck’a gidip bir Mocha için. Festival alanında kurulan çadırlarda satılan döner, mantı, kumpir gibi yiyecekler açlığınızı bastırmayacaksa bistrosunda oturup gayet zengin bir menüden seçim yapabilirsiniz. Bu arada festival dışarıda tam gaz devam ediyor. Sponsor firmalar sizi güneşten korumak için şapka, tadımlık soğuk içecekler filan dağıtıyorlar. Aslında anlatmak istediğim ortamın gerçekten çok güzel olduğu ve bizim de gayet keyifli bir pazar günü geçirdiğimiz.

Ama asıl söylemek istediğim radyoyu yönetenlerin bu event’e dört dörtlük hazırlanmış olmaları. Hemen hemen her şeyi düşünüp önlem almaları. İnsanların festival alanından mutlu ayrılabilmeleri için akla gelen her güzelliği yapmış olmaları. Türkiye’de bir kurumun bu kadar planlı hareket edebildiğini görmek gerçekten çok sevindirici. Emeği geçen herkese tek tek teşekkür etmek mümkün olmayacağı için bu yazıyı dünkü keyifli organizasyon için bir teşekkür olarak kabul etsinler lütfen.

Artık Lounge FM 102′ye daha fazla göz ve kulak olacağım:)

h1

Benim Radyolarım

Pazartesi, Kasım 20th, 2006

Bilmeyenler için peşinen söylemem lazım müzik benim için çok önemli.

O kadar önemli ki şu anda eğer gazetecilik / yayıncılık yapıyorsam bunu müzik sevgime borçluyum.

Nasıl oluyor?

Anlatayım; ben müzik dinlemeyi çok seviyorum ve bu konuda epey bilgiliyim diye 1992 yılında Blue Jean dergisinde çalışmaya başladım.

Daha doğrusu beni işe alması için derginin o zamanki sorumlusu Eralp Baydar’ın ağzından girip burnundan çıktım. Sonunda “çok gelecek vadetmesem de” Eralp beni işe aldı.

Ben o zamanlar bir yandan okuyor diğer taraftan da Pamukbank’ta stajyer olarak çalışıyordum. Neyse sonunda gazatecilik / yayıncılık bankacılığa galip geldi ve sanırım bu beni çok mutlu ederken rahmetli babamı epey üzdü.

Türkiye’deki özel radyolaral benim Blue Jean’de çalışmaya başlamam aynı döneme denk geliyor bu nedenle çoğu radyoyu ilk çıktığı günden beri takip ediyorum.

Hayatını radyolardan kazanan birçok arkadaşım oldu, şu anda da var;)

Bence iyi bir dinleyiciyim, çalıştığım her ofiste etraftakilere de ister istemez radyo dinletmişliğim var:)

Favori radyolarımsa Radyo Eksen ve bir zamanlar Radyo Matrix diye bilinirken Rock FM olan, şimdilerdeyse K-Rock olarak adlandırılan kanallar. 

Peki bu yazının nedeni ne?

Son zamanlarda dinlediklerimden keyif alamamam…

Neden radyo dinleriz?

Şahsen ben sahip olduğum tüm kaset, CD ve MP3′leri yanımda taşıyamadığım için birinin, benim sevdiğim müzikleri benim için çalması amacıyla radyo dinliyorum. Yoksa işin DJ geyiği kısmı beni pek ilgilendirmiyor. Benim sevmediğim şeyleri çalan radyolarsa hiç umurumda değil.

Bu nedenle de tıka basa dolu olan FM frekansında benim sevdiğim tarzda yayın yapan radyo sayısı hiçbir zaman çok fazla olmuyor. Mesela son 3 - 4 yıldır ne yazık ki sadece Radyo Eksen ve Rock FM var.

Ve ben artık bu kanalları dinlerken eskisi kadar çok keyif alamıyorum.

Esenyurt’ta çalışırken her gün arabayla 37 km gidip 37 km geliyordum. Ve Eksen açıkken Rock’ta, Rock açıkken Eksen’de kaçırdığım şarkılar için üzüldüğüm günler oluyordu.

Veya gişelerde trafik sıkıştığı zaman arabanın içindeki müzik yüzünden yolculuğun uzamasını dert etmediğim günler vardı.

Daha iyi radyo dinleyebilmek için külüstür arabama Sony CD çalar taktırmam da o günlere rastlıyor.

Sabahları arabaya biner radyoyu açardım, ofise ulaşınca da yerime oturur ve hemen bu iki radyodan birini web üzerinden dinlemeye başlardım.

Önce Rock’ın web yayını bozuldu, sonra da Eksen’in… Ve bildiğim kadarıyla şu an Eksen’in web sitesinde her en kadar canlı yayın varmış gibi görünse de ben son bir yıldır filan bu yayını dinleyebilmiş değilim. Hatta Eksen’e konuyla ilgili attığım mail’lere de cevap verilmedi…

Sonra ben ofise 37 km’den daha uzak bir yere taşındım; bu sefer tek yön 47 kilometreydi. Yani radyoya daha çok ihtiyacım vardı. Ama daha Matrix’ken sevdiğim Rock FM’e bir haller oluyordu. Günün başka saatlerinde diğer grup radyolarında “haydi bütün eller havaya” çalan çocuklar mesailerinin bir kısmını da bu radyoda tamamlamaya başlamışlardı.

Eksen de gün içi saatlerde gittikçe sertleşiyordu. Dinleyen için değil kendileri için müzik yapmaya başlamışlardı. Hele dostum Çağlan’ın geceleri yaptığı bazı programlar vardı ki daha başlar başlamaz kapatmak zorunda kalıyordum radyoyu. Ama en azından drive time’da Eksen keçiboynuzu kadat tatminkardı:)

Yine üzerinden aylar geçti… Kasım ayının başından beri, hatta belirli aralıklarla Ekim’İn başından beri yine radyo dinlemeye çalışıyorum.

Artık standart bir dinleyiciyim, yani sabahları ve akşamları drive time’da kendimi FM bandına atıyorum.

Ama en yazık ki Eksen de Rock da çok kötü çalıyor… Hem de hiç olmadıkları kadar kötü…

Ve ben ne yapacağımı bilmiyorum.

Zaten “bir zamanlar benim de radyolarım vardı” demekten başka bir şey de yapamıyorum:(

h1

Yine MFÖ…

Perşembe, Nisan 13th, 2006

Bu sabah şirkete gelirken radyoda MFÖ’nün yeni şarkısını dinledim.
Mazhar “Iggy Pop’un kapısını tekmeleyen” Alanson “Sarı laler aldım Çiçek Pazarı’ndan” diyerek mest etti beni. Belki de MFÖ’süz yıllar yüzünden mest olmaya teşneydim, bilemiyorum…
Demek ki albüm en kısa zamanda dinlenecek.
Öte yandan “yandım abi”nin vokali ne kadar da gevşetilmiş bir gitar telinin sesine benziyordu…
10 yıl aradan sonra MFÖ “AGU” diyor ve Mazhar da yaşlanıyor tabii…
Müziğe dikkat edemedim ama Mazhar’ın sesi yavaş yavaş “kapısı tekmelenen” ünlüler sınıfına giriyor; yaşlı, gevşek ama bir o kadar da etkili ve iddialı.

h1

Yüksek Sadakat

Perşembe, Şubat 16th, 2006

Dün akşam Yüksek Sadakat, self titile ilk albümünün tanıtımı için bir konser verdi.
Yüksek Sadakat’in yola ilk çıkışını, hatta portakalda vitamin olduğu halini biliyorum. Çünkü grubun kurucusu, söz yazarı, bestecisi ve basçısı biricik abim Kutlu “Kurtlu” Özmakinacı…
Kurtlu ile tanışıklığımızın haddi hesabı yok gibi… Mesela tanıştığımızda 2miz de evliydik ama 2mizin de çocuğu yoktu. Şimdiyse ben artık evli değilim ve oğlum Doğuş 4′e Kurtlu’nun güzel kızı Öykü 1′e gidiyor, gerisini siz düşünün:)
Neyse bu albümü çok uzun zamandır dinliyorum, hatta bir önceki vokalistle kaydedilmiş halini de dinlemiştim.
Üzerinde ne kadar çalışıldığını, ne büyük uğraşlar sonunda yayınlandığını filan biliyorum.
Benim gibi Radio Eksen dinleyen birine bile kendini sevdirdiğini de biliyorum.
Ayrıca dün akşam Kurtlu’mu sahnede görünce keyiflendim, gurulandım. Ve ne ilginçtir 3 aşağı 5 yukarı benimle aynı yaşta elemanlardan kurulu grubun sahneye en yakışan elemanı da en yaşlıları olan Kurtlu’ydu…
Bence Yüksek Sadakat çok iş yapacak ve ben yıllardan sonra ikinci kez Kurtlu ile öğlen yemeği yiyemez duruma düşeceğim.
İlki benim Aktüel’de çalıştığım, yani Kurtlu ile farklı binalarda çalıştığımız dönemdi… Şimdiyse grup çok başarılı olacağı için Kurtlu işten ayrılacak:( Onu sadece televizyonda göreceğim falan filan… Şimdiden Sürü ile yaşlı ve ihtiyar adama bir rock star’mış gibi davranmaya başladık zaten.
Eline sağlık Kurtlu, albüm güzel olmuş. Yolunuz açık ola…

h1

Live 8

Pazartesi, Temmuz 4th, 2005

Aslında seyretmem gibi geliyordu. Nedense son zamanlarda içimdeki müzik ateşi farklı bir hal aldı. Konserlere gitmektense Radyo Eksen‘in play list’iyle yetiniyorum.
Neyse, dediğim gibi yaklaşık bir haftadır radyoda anonsları duydukça hep “kim seyredecek?” modundaydım.
Ama Live 8, Cumartesi gecemi esir aldı. Saatler boyunca televizyonun karşısına çakılıp kaldım. Özellikle Velvet Revolver‘a bayıldım.
3 tane eski GNR üyesinin AXL’a bu kadar benzer bir solistle yola çıkmış olmalarına hiç şaşırmadım. Ve Live 8 sırasında NTV‘den seyrettiğim grubu çok sevdim.
Konser sırasında aklımı çelen diğer bir grupsa Linkin Park‘tı. Nedense şu nu-metal olayına hep mesafeli yaklaştım ve Live 8′i seyrederken Linkin Park konusunda ne kadar hata yaptığımı anladım.
Bugün ilk iş olarak Blue Jean‘deki arkadaşlardan bu 2 grubun albümlerini edineceğim…
Ve tabii bir de Gilmour’un kendi konserlerinden ortalama 3 saat önce sahne arkasına gelerek Velvet Revolver’ı dinlemesine bayıldım… Ama Pink Floyd sahneye çıktığında adamların bu yaşta yaptıkları işe verdikleri değere saygı duydum.
“Keşke ben de Londra’da olsaydım” demekten alamadım kendimi…