Archive for the 'Ivır - Zıvır' Category

h1

Cem Yılmaz + Mazhar Alanson + Biricik Suden

Salı, Mayıs 1st, 2007

Türk Telekom’u sevmek, bu şirketin yaptıklarına saygı duymak mümkün değil.
Biz diyoruz ki TT’nin verdiği tüm hizmetler çok pahalı. TT her ne kadar fiyatları düşürdüğünü iddia etse de hem ADSL hem de telefon görüşmeleri konusunda dünyanın en pahalı tarifelerinden birine sahip.
Zaten sürekli indirim yaptığını iddia etmesine rağmen hala yüksek fiyatlara sahip olması bile TT’nin bizleri “memnun edilecek müşteri” gibi değil de daha çok “yeterince yolunamamış kaz” olarak gördüğünün en büyük kanıtı…
Şimdi gelin küçük bir değerlendirme yapalım; bu TT ki sabit telefon tarifesinde indirim yaptığı yalanını söyleyerek fiyatı yükseltmiştir. Bu TT ki yıllardır ADSL tarifesini düşürür ama hala dünyanın en pahalı, en karlı ADSL’ini satar. Bu TT ki müşteri hizmetlerine sorulan sorulara, soranın kim olduğuna bakarak cevap verir. (Burada ne demek istediğimi, beni tanıyanlar anlayacaktır). Ve bu TT ki ne kadar kazıkçı bir şirket olduğu gerçeğini günümüzün en pahalı figürlerini reklamlarında oynatarak saklamaya çalışır…
Hepimiz biliyoruz ki Cem Yılmaz, şu an Türkiye’nin en başarılı ismidir. Ve yine aynı Cem Yılmaz bu ülkenin en pahalı adamıdır. Yaptığı işin hakkını fazlasıyla almadığı sürece o işi yapmamaktadır. Mazhar Alanson’un da ucuz bir isim olduğunu sanmıyorum. Bence yılların Mazhar Alanson’u da (Cem Yılmaz kadar olmasa bile) reklamlarda oynamak için epey para ister. Yani Cem parayı arabalarıyla anca taşırken, Mazhar’ın “biricik” eşiyle birkaç bavula doldurduğu düşünülebilir.
Sakın yanlış anlaşılmasın! Benim gözüm ne Cem’in ne de Mazhar’ın kazandığı parada. Helali hoş olsun.
Benim lafım sadece Türk Telekom’a…
Yanlış fiyatlandırmalar yapmasa, bizleri kazıklamak için eline geçen her fırsatı kullanmasa, verdiği hizmetlerin fiyatını GERÇEKTEN düşürse, Cem Yılmaz’ı televizyonda görünce ben de güleceğim.
Ama şu an televizyondaki TT reklamlarını görünce sadece küfediyorum… Hatta o kadar sağlam küfürler ediyorum ki eminim bütün TT yöneticilerinin o an kulakları çınlıyordur, rahat yataklarında mışıl mışıl uyuyanlar bile şöyle bir dönüyordur;)

h1

WordPress’e Google AdSense Eklemek

Salı, Nisan 24th, 2007

Uzun zamandır blog sayfama Google AdSense eklemek istiyordum. Bunu yapmak istememin ana nedeni AdSense’in nasıl çalıştığını anlamaya çalışmamdı. Çünkü şimdiye kadar Google ile ilgili birçok yazı okudum; AdSense’den ayda 1500 dolar kazananların da, çok kazanmak için hile yapmasalar bile bir şekilde yasaklananların da hikayelerini dinledim ama kendim olayı birinci elden test etmedim. O nedenle geniş bir zamanımda Google AdSense ile haşır neşir olmayı kafaya takmıştım. Ve nedendir bilinmez bu işi yaparken herhangi bir eklenti kullanmak istemiyordum. Amacım tamamen WordPress’in bana sunduğu tema düzenleme araçlarını kullanarak, HTML kodlarını derleyerek blog sayfama AdSense komutlarını yerleştirmekti. Ama açıkça söylemek gerekirse HTML ile bunu yapmak mümkün olmadı. Ben de çözümü MightyAdsense’de buldum. MightyAdsense kurulumu ve kullanımı gayet kolay bir eklenti. Gördüğüm kadarıyla şimdilik Türkçe desteği yok ama eminim genç gönüllü çevirmenler yakında MightyAdsense’e de zaman ayırıp, şevkat gösterecektir. Her ne kadar benim için MightyAdsense’i Selim kurmuş olsa da bu güzel eklentinin kullanımını şöyle özetlemek mümkün.

1) Önce MightyAdsense’i ana sayfasından indirip Zip’in içinden çıkarın.

2) Daha sonra WordPress’in Plugins klasörüne kopyalayın ve Admin paneldeki Eklentiler / Plugins kısayolunu kullanarak MightyAdsense’i aktifleştirin.

3) Artık Ayarlar > MightyAdsense komut dizinini kullanarak WordPress’e görünmesini istediğiniz tüm banner’ları ekleyebilir, reklam alanları arasınan seçim yapabilirsiniz. 

***

Bugünden sonra bir süre AdSense davranışlarını anlayabilmek için bol bol blog sayfamı kontrol edeceğim ve mümkün olduğunca farklı konularda yazılar yazmaya çalışacağım. Hatta kafamda birkaç tane İngilizce + Türkçe yazı örneği de var. Dediğim gibi tamamen Google AdSense’in çalışma mantığını kavrayabilmek / anlayabilmek amacıyla birkaç deneysel girişimde bulunacağım. Haberiniz olsun;)

h1

Aykut Erdoğan Diye Biri Gerçekten Varmış

Çarşamba, Nisan 18th, 2007

Garanti Bankası’nı ne kadar “sevdiğim” bir sır değil.

Dün gece tüm Türkiye, Şehrazat’ın Maceraları‘nı seyretmek için televizyon karşısına kurulmuşken ben de kendimi Need For Speed Underground 2′ye vermiştim. O kadar ki bu sabah sağ elimin işaret parmağında bir ağrı var. Demek ki gaza biraz fazla yüklenmişim:) Neyse tam osırada cep telefonum çaldı. Arayan numarayı tanımasam da telefonu açtım. Çünkü şu sıralar hem arabamı satıyorum hem de kiralık bir ev işi var… Karşıdan heyecanlı bir ses geliyor. Önce kendini tanıtıyor. Arayan kişi Aykut Erdoğan’mış. Hani şu Garanti Bankası ile yazdığım bir yazıya yorum bırakmış ve e-mail adresi yanlış olduğu için ben de kendisini sahte bir isim olarak değerlendirmiştim.

Aykut telefonda mail adresini farkında olmadan yanlış girdiğini, çok uzun bir zamandan beri benim blog sayfamı ziyaret etmediğini, bu nedenle de yazdıklarımı ancak gördüğünü, üzüldüğünü, beni PCnet’ten tanıdığını ve aslında sevdiğini söyledi. Zaten blog sayfama yeni yorumlar yazdığını ve durumu yine de bana anlatmak için telefon ettiğini belirtti. Ben de kendisine öncelikle cep telefonumu nereden bulduğunu sordum. Alan adımın who is bilgilerinden ulaşmış. Sonra da sözünü ettiği yorumları okuduktan sonra gerekli cevabı yazacağımı söyledim.

Bu sabah da ilk iş olarak yorumlarını onayladım ve bu yazıyı yazıyorum. Ben Aykut’u tanımam. Ne iş yaptığını, kim olduğunu, neyi amaçladığını bilmem. Bekleyeceği özrü dileyecek de değilim. Çünkü yazdıkları özür dilenmesini gerektirmiyor. Ben genel olarak bu sayfalardaki yorumlara cevap verirken aynı üslubu yakalamaya çalışıyorum. Yani amacım nasıl bir üslubla yorum yazılmışsa onun bir adım ilerisinde durmak. Kibara daha kibar, serte daha sert gibi… Bu stratejinin daha samimi insanlardan oluşan bir ekosistem yaratırken arada sırada bu sayfalara bakan, neden baktığını bilmeyen, benim blog sayfamda kendi borusunu öttürebileceğini sananları da uzaklaştıracağını düşünüyorum. O nedenle de Aykut’tan özür dilemeyeceğim. Ayrıca dün yazdıklarına da cevap vermeyeceğim. Aslında yazdıklarının tamamına satır satır cevap vermek mümkün tabii ama bunu yapmayacağım.

Sadece şunu şöyleyebilirim; Aykut Edoğan diye biri gerçekten varmış. Onunla kontak kurmak isteyenler yorumlarındaki mail adresini kullanabilirler.

h1

Türk Telekom Şimdi de Basını Susturmaya Çalışıyor

Pazartesi, Nisan 16th, 2007

Biraz önce Türk Telekom’un halkla ilişkilerini yapan şirketen bir haber bülteni ulaştı.

Başlığı “Türk Telekom Hukuk Dışı Saldırılara Karşı Hakkını Savunacaktır” olan bu duyurunun tam metni şöyle;

Türk Telekom Kurumsal İlişkiler Başkanı Ahter Kutadgu; bir takım çevreler tarafından kamuoyunu yanıltmaya yönelik, hukuka aykırı bir biçimde yapılan tanıtım ve haberlere karşı kurumun hakkını koruyacağını belirtti.
Türk Telekom’un Telekomünikasyon Kurumu’nun onayıyla 1 Mart’ta yürürlüğe giren tarife dengelemesinin ardından çeşitli mecralarda yanıltıcı,  gerçeğe ve hukuka aykırı mesnetsiz kampanyalar başlatıldı.
Kutadgu konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı: “Yasal sınırlar içinde yapılan, özellikle medyadan gelen eleştiri ve yorumlara saygı duyuyoruz. Ancak Türkiye’nin en büyük kuruluşlarından biri olan Türk Telekom’a karşı yürütülen kötü niyetli, hukuk dışı, müşterilerimiz üstünde yanıltıcı etkisi olan ve Türk Telekom’un kurumsal itibarına saldırı niteliği taşıyan reklam ve açıklamalara kayıtsız kalmamız mümkün değildir. İlgili kişi ve kuruluşlar hakkında gerekli yasal yollara başvuruyoruz.”
 

**

Şimdi gelin kısa bir flashback yapalım.

Bir süre önce TT, telefon tarifesini değiştirdi. En yalın haliyle söylemek gerekirse indirim yapıyorum kisvesi altında zam yaptı. Şehir içi aramaların fiyatını şehirler arasıyla aynı tarifeye getirdi. Ne de olsa Telekom’un gelirlerinin büyük bir kısmını şehir içi konuşmalardan kazanılan paralar oluşturuyor. Bu gizli kazığın nasıl olduğunu burada anlatacak değilim. Çünkü evinde telefonu olan herkesin bilmesi, dikkat etmesi gereken bir konu bu.

Öte yandan TT, sadece telefon değil, ADSL fiyatları nedeniyle de eleştirilen bir şirket. Onlar her ne kadar dünyada ADSL’in Türkiye’den daha pahalıya satıldığı ülkeler olduğunu söyleseler de bu doğru değil. Hatta TT’nin son 1,5 - 2 yıldır ADSL fiyatlarında yaptığı indirimler bile bence göz boyamadan başka bir şey değil. Ayrıca Paul Doany’nin 2007 sonuna kadar ADSL fiyatlarında % 30′luk bir indirim daha müjdelemesi bile bana hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü biliyorum ki Türkiye’deki ADSL tarifesi dünyanın en pahalı tarifelerinden biri. Ve Telekom tekeli yıkılmadıkça da yapılan tüm indirimler göz boyamakdan öteye geçmeyecek. Çünkü ben ADSL tarifesini diğer ülkelerle kıyaslarken sadece hıza ve ücretine bakmıyorum. Kıyasladığım ülkelerdeki insanların gelirlerine, milli servetlerine de bakıyorum. Yani bir Türk, bir Amerikalı’dan daha az kazandığı için aynı hıza ve hizmete bir Amerikalı’dan daha az ödemeli diye düşünüyorum.

Neyse yukarıya, halkla ilişkiler şirketinden gelen haliyle copy / paste ettiğim metin gösteriyor ki TürkTelekom artık abonelerini kazıkladığının söylenmesini istemiyor. Gerçekleri söyleyenleri mahkemeye vereceğini basına duyuruyor.

Peki ya Türk Telekom, benim gibi Türk halkının kazıkladığını söyleyen birini mahkemeye verir ve davayı kaybederse ne olacak? Türk halkının ödediği vergilerle kurulan Türkiye’nin en büyük şirketlerinden birini, değerinin çok altında bir fiyata aldığını ve satın almak için anlaştığı parayı da Türk halkına pahalı hizmetler satarak yine Türkiye’de kazandığını kabul ecek mi?

**

Bakın özelleştirmeye karşı değilim. Ancak Telekom’un özelleştirilmesinde birçok şeyin yanlış yapıldığını düşünüyorum.

Farklı bir açıdan bakmak isteyenler Önder Barlas’ın 14/07/2005 tarihinde star Gazetesi’nde çıkan yazısını okuyabilirler. O yazıda Önder özetle diyor ki “İyi, Telekom’u 6 milyar 550 milyon dolara sattık. Ama Türk Telekom bu ülkenin en çok vergi veren şirketlerinden biriydi. Şimdi o vergiler ne olacak?”

Telekom’un özelleştirilmesiyle ilgili  Önder Barlas’ın dikkat çektiği vergi konusu ve yüksek tarifelerden başka problemler de var… Şimdi tüm bu sorunlara bir de şehir eşkiyalğı olarak değerlendirilebilecek bu tehdit ekleniyor. Tehdit eden Türk Telekom Kurumsal İlişkiler Başkanı Ahter Kutadgu. Tehdit edilen Telekom’un uygulamalarını beğenmeyenler ve bu konudaki görüşlerini açık açık söyleyenler. Yani neredeyse hepimiz. Yani aslında mesleği, yaşı, cinsiyeti fark etmeksizin Telekom müşterileri. Bir şirket düşünün kendi müşterilerini tehdit etsin, “benim yaptıklarımı eleştirmeyin yoksa külahları değiştiririz” desin. Biz de korkup susalım. Komik olma kuzen Lary ;)

h1

Garanti, Bonus’larımı Verdi Ama iş Henüz Bitmedi

Salı, Nisan 10th, 2007

Hatırlayanlar olacaktır; 2007’nin ilk günlerinde Garanti Bankası’nı Sanayi Bakanlığı’na şikayet etmiştim. Konuyu merak edenler ve yorumları okumak isteyenler tık’lasın.
Geçen hafta Bonus kartıma 100 YTL bonus yüklendiğini gördüm. Garanti Bankası’nın o nefret ettiğim müşteri hizmetlerini (444 0 333) aradım ve bu 100 YTL değerindeki yüklemenin kaynağını sordum. Bana verilen cevap özet olarak şu: Ekstra Deniz Kızı Kampanyası konusunda yaptığım itiraz haklı bulunmuş ve bu nedenle de kartıma 100 YTL bonus yüklenmiş.
Şimdi gelelim buradan çıkartılması gereken sonuçlara:
1)    Ne olursa olsun insan hakkını aramalı.
2)    Hak ettiğinizin daha altında olan bir ödeme sizi mutlu etmemeli.
Zaten ben de mutlu değilim. Garanti bana 100 değil 125 YTL değerinde ödeme yapmalıydı. Çünkü kampanya sonucunda yaptığım işlemler nedeniyle 125 YTL’lik bonusa hak kazanmış olmalıyım. Aradaki 25 YTL’lik farkın da ödenmesi konusundaki talebimi bugün Garanti Bankası’na ilettim. Alacağım cevabı buradan sizlerle paylaşacağım.
3)    Ve işte benim için en güzel sonuç. Yukarıda verdiğim link’e tık’layanlar kendini gizleyen bazı yorumcuların gayet salakça mesajlar yazabildiğini görmüştür. Mesela adının Aykut Erdoğan olduğunu söyleyen ziyaretçim gibi… Sanırım kartıma yüklenen 100 YTL ve benim peşine düştüğüm +25 YTL’nin, Aykut Erdoğan gibilere verilebilecek en güzel cevap olduğunu herkes kabul ediyordur.

h1

CeBIT 2007 Almanya

Pazartesi, Mart 26th, 2007

Biraz geç olduğunun farkındayım ama anca vakit buldum. Eğer siz de dikkatli bir okursanız geçen hafta gerek Türk basınında herekse de blog sayfalarında birçok CeBIT haberi / yorumu okumuşsunuzdur. Ve ağırlıklı olarak da bu yıl CeBIT’e gidenlerde bir memnuniyetsizlik olduğunu fark etmişsinizdir.

Peki neden?

Çünkü CeBIT’te katılımcı firmaların sayısı da ziyaretçilerin sayısı hızla azalıyor. CeBIT internet çağını yakalayamadı. CeBIT yeni hiçbir şey sunmayan bir organizasyon haline geldi. Fuarı düzenleyenlerin katılımcı firmaları memnun etmek için CeBIT’i “iş anlaşması yapılan bir platform” haline getirme çabaları da boşa çıktı. Çünkü bu amaca hizmet etmek için ziyaretçilerin beklentilerine sırt dönen organizasyon komitesi, böylece ziyaretçi kaybetti. Unuttukları şey ziyaretçi olmazsa fuarın da olmayacağıydı;)

Biliyorsunuz yaz sonunda bir CeBIT de Istanbul’da var.

Yine iddia ediyorum ki insanlar Beylikdüzü’nden mutsuz ayrılacaklar. Fuarı düzenleyenler yine faiş giriş ücretleri ve sıfır hizmet teması üzerine odaklanacak. VE YİNE İDDİA EDİYORUM ki bu süreç CeBIT’in kendi kendini yok etme sürecinin en olgun halidir. Hedefe çok az kalmıştır:)

Çare ise basittir. İnternetin bizi nasıl etkilediğine bakmaları ve bir fuarın nasıl olması gerektiğini bir kez da düşünmeleri.

TDK, fuar kelimesini “Belli zamanlarda, belli yerlerde ticari mal sergilemek amacıyla açılan büyük sergi” olarak tanımlıyor. Tabii ki işin içine müşteri faktörünü katmak TDK’nın işi değil. O dünyada CeBIT’in Türkiye’de HİFAŞ’ın işi.

Müşterinin fuarı ziyaret edenler mi yoksa fuara katılanlar mı olduğuna karar verdikleri an CeBIT’i kurtarmak için ilk adımı da atmış olacaklar.

TDK’nın yaptığı tanıma küçük bir ekleme yaparak CeBIT’çilere yol göstermeye çalışalım. Bence fuar kelimesinin yeniden tanımlanması gerekse şöyle diyebiliriz: “Belli zamanlarda, belli yerlerde ticari mal sergilemek ve bu malları konuyla ilgilenen insanların incelemesini sağlamak amacıyla açılan büyük sergi.”

İtirazı olan???

h1

O Gerçek Şampiyonların Sonuncusuydu

Cuma, Mart 16th, 2007

F1’in yeni sezonu bu hafta sonu Melborne’da başlayacak. Malum son iki sezondur yeni bir şampiyonumuz var. Eminim Alonso’yu yeni kral ilan eden en az bir yazı da siz okumuşsunuzdur. O genç, yakışıklı ve hızlı bir İspanyol. Ferrari’nin başarısı altında ezilen F1’i ‘dön babam dönelim’ rutininden kurtaracak prens Alonso değil mi?

Bence değil. Tüm bunlara itirazım var. 

Çünkü bence Michael Schumacher gerçek şampiyonların sonuncusuydu. Evet Shumi, Formula 1 tarihinin en iyi otomobilini kullanıyordu. Evet takımı onun kazanması için ne gerekiyorsa yapıyor hatta tüm yarış stratejisini onun üzerine kuruyordu. Evet şimdiye kadar hiçbir şampiyon onun kadar para kazanamamıştı ve yine evet dünya tarihinde hiçbir başarı onunki kadar tek bir kişiye mal edilmemişti. Bunların hepsi doğru. Ve işin doğası gereği hepsinin yapılması gerektiği için yapıldığı söylenebilir. Barrichello’ya pitten “yavaşla, yarışı Shumi birinci bitirsin” emri geldiğinde herkes şaşırmış olabilir. Yarış sonrası Brezilyalı’nın “biz bir takımız, kenardan gelen talimatlar bu takımın kararıdır” açıklamasıyla üzüntüsünü saklama çabası size de dokunmuş olabilir. Ralf’in ezik kardeş durumuna hep içerlemiş olabilirsiniz. Fakat tüm bunlar Michael Schumacher’in gerçek bir şampiyon olduğu gerçeğini unutturamıyor. Morrissey’in “The Last Of The Famous International Playboys” şarkısını hatırlatırcasına Shumi de gerçek şampiyonların sonuncusuydu. Yarışmak için üretilmiş bir otomobili kazanmak için kullanan son F1 pilotuydu o. Gerçi sonun başlangıcı Hakkinen’in F1’i bırakmasına kadar uzanıyor ama o kadar derin analizler yapmaya gerek yok. Schumacher karşısında kayda değer rakipler olduğunda yeri geldiğinde en agresif yeri geldiğinde en sinsi, en plancı yarış stratejileri izleyerek kazanmayı hep bildi. Kazanmaktan mı yarışmaktan mı daha çok zevk aldığını ben hiç çözemedim ama görünen o ki Shumi’siz F1 pek tat vermeyecek. Ve ne yazık ki şu an için elde bulunan pilotların hiçbiri üst üste 10 yıl kupayı kaldırsalar bile gerçek bir şampiyon olamayacaklar. Gerçek bir şampiyon olabilmek için şartlar ne olursa olsun kazanmayı bilmek, kafa kırarak, kaza yaparak hatta başkasının kaza yapmasına neden olsa bile damalı bayrağı görmek gerekiyor. Bu özelliklerin hiçbiri de bu jenerasyon F1 pilotlarında yok. Belki gelecek nesilden bir gerçek şampiyon daha çıkar. Belki de bir sonraki gerçek şampiyon için birkaç nesil beklememiz gerekir, kim bilir?  

h1

Blue Jean 20 Yaşında

Cuma, Mart 9th, 2007

Her sabah düzenli olarak okuduğum köşe yazarlarından biri de Hürriyet’ten Mehmet Yılmaz. Mehmet Bey, meslek hayatımın iki farklı dönemimde benim patronumdu. İlki sanırım 1993 yılında, Hürriyet Dergi Grubu’ndaydı. O zamanlar pek yakın çalıştığımız veya Mehmet Bey’in benim farkımda olduğu / onun dikkatini çektiğim söylenemez. Daha çok Kurthan Fişek, Muhittin Sirer ve Lütfü Tınç ile konuşurduk. Hatta ne yalan söylemeli Kurthan Hoca’nın bir gün Tempo’daki editörlere cam duvarın ardından beni göstererek övdüğünü öğrendiğimde çok sevinmiştim.

Mehmet Bey ile ikinci çalışmamsa kendisinin Milliyet Gazetesi’ndeki görevinden sonra Doğan Burda’ya CEO olarak atanmasına rastlıyor. Sanırım onun gelişine şirkette en çok sevinen kişilerin başındaydım. Eski genel müdürümüz Neslihan Tokcan’ı ne kadar sevdiğimi kelimelerle anlatmam mümkün değil. Ama Mehmet Yılmaz benim için çok önemli bir figürdü ve onunla bir kez daha, üstelik bu sefer yayın yönetmeni olduğum için daha yakın çalışabilme şansı / fikri beni sevindirmişti. Neyse bir gün yazmak için daha geçerli bir neden olursa DB günlerimi de detaylıca anlatırım. Fakat ne gariptir ki işten çıkartılmam da Mehmet Yılmaz’ın yöneticiliği dönemine rastladı. Her ne kadar kibar ve olması gerektiği gibi bir işten çıkartılma süreci yaşamamış olsam da ben her sabah düzenli olarak Mehmet Bey’in yazılarını okumaya devam ediyorum.

Mehmet Bey bugünkü yazısında bir “Bir teşekkür yazısı” başlığıyla Blue Jean‘in 20. yaş günü nedeniyle düzenlenen konseri yazmış. Ve yazısını derginin eski - yeni tüm çalışanlarına teşekkür ederek bitirmiş. Ben de o nedenle, yani Blue Jean’in 20. yılı nedeniyle bir şeyler yazmak istedim…

Çünkü ben de o derginin eski çalışanlarından biriyim…

Blue Jean benim için de çok önemli bir dergi. İlk sayısında okurlarına hediye ettiği anahtarlığı hala sakladığım bir dergi. Tamam itiraf ediyorum son gördüğümde anahtarlığın ucundaki zincir kopmuştu ve üzerinde üç dilde seni seviyorum yazan gövdesi duruyordu. Ayrıca o anahtarlığı, en son Blue Jean’in 15. yıl özel sayısını elime aldığımda, yani beş yıl önce arayıp bulmuştum. Şu an annemin evindeki odamın neresinde olduğunu bile bilmiyorum ama atmadığıma eminim.

Öte yandan Blue Jean benim müzik bilgimin temellerini atan dergi. Bir dönem bildiğim her şeyi Blue Jean’den öğrendiğimi söyleyebilirim. İngilizce öğrenmeye karar vermemin nedeni de Blue Jean’di. Ayrıca şu an yaptığım işi seçmemin nedeni de yine Blue Jean’di. Beni işe alsın diye o zaman derginin sorumlusu Eralp Baydar’a ne maymunluklar yaptğımı bir ben bilirim, bir de Eralp:)

İşin diğer yanında yani Blue Jean’in benim için önemli olmasının dışında (bence) ben de Blue Jean için önemliyim. 1992 başından 1995 sonuna kadar çalıştığım dönemin (o dönemin şartları düşünüldüğünde) dergi tarihindeki en zor ve en parlak süreç olduğu söylenebilir. Eralp, Süreyya, ben ve sonradan aramıza katılan Seren… Nedense o günlerden kaynağını hatılamadığım bir “mahşerin dört atlısı” benzetmesi kalmış kulağımda ;)

Bu dört kişinin daha iyi bir dergi yapabilmek için nasıl çalıştığını hatırlıyorum. Ne kadar eğlendiğimizi. Henüz bu ülkede MTV filan yokken MTV satndartlarında bir dergi için kendimizi yırttığımızı. Ki o zamanların MTV’si ile şimdi seyrettiğimiz tamamen farklı kanallar… Özel radyoların ilk açıldığı günleri… Yasaklandıklarını… Konserleri… Blue Jean’in MTV ekranlarında göründüğü geceyi…

Derken Eralp, muhtar kaydını Londra’ya aldırdı, Seren “ben mesleğimi yapacağım” diyerek Colgate Palmolive’de işe başladı. Seren’in yerine aramıza sevgili abim, saygı değer kişi Kutlu katıldı. Bense küçük bir kırgınlık sonrası, dönemin şartları gereği dergiden ayrıldım. Süreyya askere gitti. Bildiğim kadarıyla Süreyya’ya askerden sonrası için de iş garantisi veren o zamanki patron Mehmet Yaşin, askerdeyken Süreyya’yı işten çıkardı ve yerine Tolga‘yı geçirdi. Vs… Vs…

Tüm bunlar olup biterken Blue Jean hep aklımda, kalbimde oldu. 15. yıl özel sayısını gördüğümde çok sevindim. Tolga ve Kutlu sağolsunlar 15. yılda kolleksiyoncular için basılan ilk sayı kapaklı dergiden bana da verdiler. Aradan beş yıl geçmiş ama hala arabamın bagajında saklıyorum, her gittiğim yere onu da beraberimde taşıyorum;)

Ama Blue Jean’in 20. doğum gününü kutlamak için yapılan organizasyonun haberini Mehmet Bey’in köşesinde okumak, haberi Mehmet Bey’den almak bana biraz dokundu. Tahmin edeceğiniz gibi dokunma nedeni yukarıda saydıklarım.

Mehmet Bey yazısında ilk kadrodan benim de tanıdığım Betül’ü, Yeşim’i, Hande’yi anmış…

Ben ise Sibel’den başlayarak tanıdığım, tanımadığım tüm kadroyu (en kötü ihtimalle % 90′ını) bir çırpıda sayabilirim. Ve bu isimleri sayarken kısa bir zaman Blue Jean’de çalışan Murat Tunalı’yı da, Zeynep Vanlıoğlu’nu da unutmam. Hem de sadece yazı işleri kadrosunu değil, teknik ekibi ve reklamcıların da büyük bir kısmını listeye eklerim. Ayrıca inanın tüm bu isimler kolayca ulaşılabilir durumdalar. Tanımadıklarımın bile en çok bir günlük bir araştırma sonucu bulunabileceğine eminim.

Ama nedense Mehmet Bey’in yazısında adı geçmeyen bizler ya da kendi adıma konuşmak gerekirse en azından ben, 20. doğum günü kutlamasını Hürriyet’teki köşe yazısından öğrendim.

Kutlu ile en son 5 Mart Pazartesi günü haberleştik ve son bir ay içinde yüz yüze gelip görüştük de…

Demek ki eski çalışanlara teşekkür eden tek kişi Mehmet Bey’miş… Blue Jean’i bugün hazırlayanlar, dergiyi bugüne getirenleri pek umursamıyormuş:( 

h1

Bir Gecede 704 Spam Mesajı:(

Cuma, Mart 9th, 2007

Blog sayfamın ne kadar ziyaretçi aldığını bilmiyorum. Ama tahmin ettiğim kadarıyla çok yüklü bir trafik olmamalı. Bu sonucu bana gelen özel mesajların ve sitedeki yorumların sayısından çıkarıyorum.

Dün akşam saat 17:00 gibi blog sayfama gelen spam yorumları sildim. Sanırım 15 tane filandı.

Bu sabah işe gelince bir daha baktı. Bir egcede 704 spam yorum gelmişti. Bu benim açımdan bir rekkor. Allah’tan Akismet üzerine düşen görevi gayet iyi yapıyor:)

Dikkat ettim sitedeki spam’lerin tamamı aynı kişi veya grubun eseriydi. Yani hepsi farklı IP’ler, farklı mail adresleri gibi görünse de aynı internet adresine yönlendiriliyordu.

Sonra mail’lerime baktım. Durum orada da aynıydı. Bir sürü spam… Gerçi daha fazlasını gördüğüm zamanlar da olmuştu ama mail adreslerimde de aynı mesajalrı görünce dün gece iyi bir saldırı yapıldığını anladım.

h1

Bu Ülkenin Bilişim Medyası da Gariptir

Pazartesi, Mart 5th, 2007

Bu sabah işe biraz geç geldim.

Inbox’ımda Creative’in Türkiye’deki ajansı gibi çalışan İMCA’dan bir mail.

Kısaca şöyle diyor; 8 Mart günü bir toplantı yapacağız ve bu toplantıya erken gelen basın mensuplarına Creative HN700 kulaklık hediye edilecektir. Ayrıca hediye stoklarla sınırlıdır.

“Tamam” dedim içimden. İşte foseptik çukurundan beter ilişkilerin döndüğü sektörde önemli bir an. Ak koyun kara koyun bu toplantıda belli olacak.

Çünkü şunu çok çok iyi biliyorum ki Türkiye’de bilişim gazeteciliği yapan hemen hemen hiç kimse temiz değil. Sektörel hediyeleşme, avanta vs gibi olaylar öyle bir noktaya çıkmış durumda ki önüne geçebilmek mümkün değil.

Akşam aynı şirketten bir mail daha geldi.

Bu sefer diyor ki;

Değerli Bilişim Basını üyesi,
Bugün yapmış olduğumuz, 08 Mart tarihli Basın Toplantısı duyurumuzda yer alan hediyemiz ile ilgili birkaç negatif eleştiri aldık. Bildiğiniz gibi Creative Basın Toplantıları 2003 yılından itibaren her yıl 6 ayda bir düzenli olarak yapılmakta olup, bu toplantımıza kadar herhangi bir hediyemiz olmamıştı. Böyle bir imkanı bulduğumuzda bunu duyurumuz aracılığıyla da paylaşmak istedik. Arkasında hiçbir kötü niyet olmaksızın yapmış olduğumuz bu duyurunun yanlış anlaşılmasından dolayı üzgünüz.

Yani benim uyanık bilişim muhabiri arkadaşlarım olaya anında müdahale edip rüşvetin alenileştirilmesini engellemişler. Çünkü onların bazıları (ne yazık ki azamsanamayacak kısmı) kapılı kapılar ardında avantalarını almayı severler;) Basın toplantılarından en son ayrılıp sergilenmek için getirilen ürünlere sulanmayı seçerler. Bir yurt dışı gezi için ne kumpaslar kurarlar. Hatta geziye sadece kendi arkadaşları çağrılsın diye neler neler yaparlar… Tüm bunları ve buraya yazamayacağım daha onlarca rezilliği bildiğim için İMCA’dan gelen “düzeltme” mail’i beni şaşırttı.

Oysa ki İMCA, bu genç ve açgözlü arkadaşlara hak ettikleri gibi davranma kararı almıştı; toplantıya gel, kulaklığı kap. Ama olmadı.

Ne de olsa kimse beyaz esvapların, kikirdek kahkahaların ardına gizlediği yavşak, yalama, ahlaksız ruhunun görünmesini istemez:)