Archive for the 'Ivır – Zıvır' Category

h1

Sevilla Hatırası

Çarşamba, Mart 5th, 2008

7 Şubat 2005 günü İstanbul karlar altındaydı. Bir gece önce ansızın başlayan kar, İstanbul’u hazırlıksız yakalamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam saat 13:30’da kalkması gereken uçağımız ancak 18:30’da havalanabilmişti.

Sabah uyandığımda arabamı karlar altında görüp işe taksiyle gitmiş ve “bu havada uçak filan kalkmaz” dediğim için de evden çıkarken yanıma hiç eşya almamıştım. 12:30 gibi uçağımızın mutlaka kalkacağını ama saatinin belli olmadığını öğrendiğimde de gazeteden eve dönüp, küçük bir bavul hazırlamıştım.

Madrid’ten aktarma yapıp Sevilla’ya ulaştığımızda sanırım programın on saat filan gerisinde kalmıştık. Yani ilk boş gün yolda geçmişti.

Kaç gün kaldığımızı şimdi hatırlayamıyorum ama o geziden epey keyif almıştım. Bir kere Yurtsan Abi’yi ve Serhat Ayan’ı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Seminerler bittikten sonra acayip güzel bir havada şehri gezmiştik. Endülüs’ün başkenti Sevilla, Museviler’den ve Müslümanlar’dan kalan mimari dokusuyla bana çok tanıdık gelmişti. Yer yer Bodrum’u hatırlatan mavi boya ve çinilerle süslü beyaz duvarlı birkaç katlı evleri, dar sokakları, meyhanelerin sokaklara taşan masaları sanki olmak istediğim yeri hatırlatıyordu. Öte yandan gayet güzel şaraplar içmiş, keyifli sohbetler yapmış, farklı tatlarda zeytinler yemiştik. Hele bir meyhanede gelen mezeler arasındaki kalamatalar vardı ki tadı hala damağımdadır. Bir de çok lezzetli bir ıstakoz yemiştik. O güzel akşam yemeğinde “kimler ıstakoz yer?” diye soran Yurtsan Abi’ye bir kez daha şükranlarımı iletmemem lazım.

Yine güneşli bir gün Sevilla’ya çok yakın  Jerez pistini ziyaret edip, kısa bir süre sonra başlayacak olan Formula 1 sezonuna hazırlanan takımların çalışmalarını izlemiştik. Padok alanına yaptığımız özel gezide Formula 1 arabalarını ve güzellerini görmüştük. Ayrıca Toyota takımının garajına girmiştik. Benim içinde bulunduğum grubun garaj ziyareti sırasında Ralf Schumacher’in pit stop yapması ise gerçekten süper bir duyguydu. Birkaç adım ötemde şimdiye kadar hep televizyon gördüğüm o meşhur zamana karşı yarış yapılmıştı; Ralf’in lastikleri değiştirmiş ve yakıt ikmali yapılmıştı. Aynı günün akşamında Toyota’nın sponsoru Panasonic tarafından düzenlenen yemeğe katılan Jarno Trulli ile bir fotoğraf bile çektirmiştim :)

Belki karlar altında bir İstanbul’dan sonra küçük ama güneşli bir Akdeniz şehri olduğu için, belki de yukarıda saydığım nedenler yüzünden Sevilla’yı çok sevdim. O günden sonra defalarca farklı insanlara “Sevilla çok güzel bir şehir” derken buldum kendimi. “Evet Barcelona mükemmel ama yaşayacak olsam Sevilla’yı seçerdim” dediğim de oldu. Yanında olmaktan, yanımda olmasından mutluluk duyduğum eski sevgilime “Keşke kendimize zaman ayırıp Sevilla’ya gidebilsek. Keşke yeterince zamanımız olsa da önce Barselona, sonra da Sevilla sokaklarını arşınlasak” dediğimi de hatırlıyorum. Hala da aynısını düşünüyorum; Sevilla çok güzel bir şehir ve mutlaka en az bir kere gitmem, görmem gerekiyor…

Önemli not: Artık binlerce (sanırım 2500) Fenerbahçe taraftarının da anlatacak Sevilla hatıraları var. Onlar da Sevilla’ya gittiler ve büyük bir zaferle geri döndüler. Hepsini tek tek kıskandım. Hem Sevilla’da güneşli günler geçirdikleri için hem de Fenerbahçe’min bu büyük zaferini yerinde izledikleri için… Ama daha önemlisi gün geceden beri dünyanın farklı yerlerinde yaşayan milyonlarca Fenerbahçeli’nin de anlatacak Sevilla hatırası var. Artık çeyrek finaldeyiz ;)

h1

Yeni Bir Spam Türü

Pazartesi, Mart 3rd, 2008

Son zamanlarda blog sayfama yazdığım hemen her yazıya birkaç saat içinde yorumlar ekleniyor. Eski yazılarıma bile “eline sağlık çok güzel yazmışsın”, “bence de”, “seninle aynı şeyleri düşünüyorum” gibi aslında pek bir şey ifade etmeyen yorumlar ekleniyor. Bu yorumlar her ne kadar farklı kişiler tarafından yazılmış gibi görünse de genelde yazarlarının IP’leri hep aynı oluyor. Ya da farklı e-mail adresleri verilse de tüm yorumcular aynı web sitesini referans olarak gösteriyor.

Ben bu yorumları yeni bir spam türü olarak değerlendiriyorum. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu yorumları yazan arkadaşların tek amacı kendi web sitelerine verilen link sayısını arttırmaktan ibaret. Sizin web sitenizin veya blog sayfanızın işe yaramaz yorumlarla dolmasını veya bıraktıkları sözde yorumların hiçbir artı değer yaratmaması onların umurunda değil. Anlayacağınız kendini zeki zanneden webmaster tayfasının son buluşu da bu. Belki bu yöntem insanların MSN şifrelerini çalıp, kontak listesindeki arkadaşlarına “hey şu siteye baksana” mesajları atmak kadar haince değil ama yine de rahatsız edici… Zaten bu yeni yöntem MSN şifresini hack etmek kadar zor da değil. Ayrıca böylesi bir spam türüne karşı Akismet’in de yapabileceği hiçbir şey yok. Her şey blog sahibinin muhakemesine bağlı.

Benim yazılarımı okuyan blog yazarlarını bu yeni yönteme karşı uyarmak istedim. Tabii en son uyanan ben değilsem ;) Arkadaşlar blog’larınıza sahip çıkın. Sayfalarınızın birkaç çakal tarafından kullanılmasına izin vermeyin, her yorumu onaylamayın. Yorumların, yazdığınız konuyla ilgili olup olmadığına, sizin sayfanıza artı bir değer katıp katmayacağına dikkat edin.

h1

Büyük Düşünmek

Çarşamba, Şubat 27th, 2008

Her gün düzenli olarak ziyaret ettiğim bir web sitesi, daha doğrusu forum sitesi var. Tüm diğer forumlar gibi bu site de reklam alarak ayakta duruyor ve gördüğüm kadarıyla en büyük reklam kaynağı Google AdSense.

Yaklaşık bir haftadır bu sitede çıkan AdSense reklamlarından biri dikkatimi çekiyor. Aslında şaka gibi bir şey ama kesinlikle şaka değil. Üstüne üstlük herkesin ders çıkarması gereken bir “büyük düşünme” örneği bu reklam…

Image Hosted by ImageShack.us

Sözünü ettiğim 300 * 239 piksellik reklamın ekran görüntüsünü yukarıda var. NAKLİYECİ yazısının altında bir abi kamyonete yaslanmış, ekmek teknesinin önünde poz vermiş. Bu banner’a tıkladığınızda www.mininakliye.com adresine yönlendiriliyorsunuz ve Sitenin Tufan Nakliyat’a ait olduğunu görüyorsunuz. Tufan muhtemelen kamyonete yaslanan abinin adı. Tek sayfadan oluşan web sitesinde gerekli olan tüm bilgiler mevcut. Verilen hizmetlerin çeşidi, kontak bilgileri, hizmet verilirken kullanılan aracın modeli… Bence tek eksik, aracın daha önce kaza yapıp yapmadığının kontrol edilebilmesi için plakası. Zaten Tufan Abi’nin resmine bakınca plakanın özellikle gizlenmediği rahatlıkla anlaşılıyor.

Şimdi isteyen bu reklamla, daha doğrusu Tufan Abi’nin tek sayfalık web sitesiyle dalga geçebilir. Hatta işi abartıp yevmiyeyi Google’a kaptırdığı için Tufan Abi’yi eleştirebilir de… Ama böylesi bir tanıtım yapmaya karar verdiği için Tufan Abi’nin zekasını alkışlamak isteyenler de çıkacaktır… Ben alkışlamakla yetinmeyip önünde şapka çıkaranlardanım… Şu an bir kamyonete ihtiyacım olsa hiç zaman geçirmeden Tufan Nakliyat’ı arardım. Eğer etrafımdaki insanlardan yakın zamanda kamyonete ihtiyacı olan çıkarsa onlara da Tufan Abi’yi önereceğim.

h1

Ömür Boyu İmza

Çarşamba, Şubat 20th, 2008

Geçen hafta İspanya’dan bir haber geldi. Real Madrid Kulübü Başkanı Ramon Calderon, bir basın toplantısı düzenleyerek takım kaptanı Raul Gonzalez ve kaleci İker Casillas‘ın kontratlarının uzatıldığı ve bu iki futbolcunun jübile yaptıktan sonra da kulüpte kalacakları açıkladı. Hemen aklıma Rıdvan Dilmen, Tanju Çolak, Hakan Şükür, Emre Belezoğlu, Tugay Kerimoğlu gibi isimler geldi. Ben Türkiye’de takımıyla ömür boyu sözleşme imzalan bir sporcu henüz görmedim. Daha doğrusu yabancı transferi için kesenin ağzını açan yöneticilerin, hiçbir yerli sporcuya cömert davrandığına şahit olmadım. Tabii bir de Yunanistan’ın Larissa takımında top koşturmak zorunda kalan Tümer Metin ve yine rotayı Yunanistan’ın PAOK takımına çeviren milli basketbolcumuz İbrahim Kutluay’ın durumu var ki en iyisi o konuya hiç girmemek.

Bir kulübün sporcusuna sahip çıkmasının ne kadar önemli olduğunu anladığımızda başta ülkemizdeki futbol anlayışı ve spor kulüplerinin yönetim şekli olmak üzere birçok şeyin değişeceğini düşünüyorum. Adım gibi eminim şimdi Gökberk kalkıp “Abi hangi futbolcu Real Madrid ile ömür boyu sözleşme imzalamaz? Ben olsam ben de imzalarım” diyecek ama bence iş burada futbolcuların takımlarına güvenmesinden ibaret değil. Esas iş kulüplerin başarısının yöneticiler kadar sporculara da bağlı olduğunun anlaşılmasıdır. O nedenle başta Rıdvan Dilmen olmak üzere birçok futbol efsanesinin bu ülkede sadece yorumculuk yapmasını normal karşılamamak gerekir. Ali Şen’in gazabına uğradıktan sonra kendini antrenör olarak da ispat eden Rıdvan’ın, Fatih Terim yönetimindeki milli takımda neden görev alamadığını sorgulamak gerekir…

Neyse Türkiye’de bu tarz, yani insana değer verildiğini gösteren anlaşmalar olmaması üzücü işte…

h1

Değirmendere

Cumartesi, Şubat 9th, 2008

Perşembe akşamı Süreyya aradı. “Yarın işin yoksa seni bir yere götüreceğim” dedi. Cuma sabahı Beşiktaş’ta Akaretler Yokuşu’nun başında Şampiyon Kokoreç ve İş Bankası’nın önünde buluştuk. Buluştuk dediysem bir Lancia Ypsilon ile gelip beni aldı. Nereye gideceğimizi ilk sorduğumda Boğaziçi Köprüsü’ne giriyorduk ama Sürü sadece “güzel bir yere” dedi.

Ataşehir önünden geçip paralı yola girdiğimizde İzmit Körfez Pisti’ne gittiğimizi düşündüm. Ama iki kapılı, 1.3 dizel motorlu bu arabayla pistte ne yapabileceğimizi ben de pek kestiremiyordum. Dilovası’ndan geçerken fabrika bacalarının kustuğu ve arabanın içinde bile kokusu hissedilen dumana nasıl izin verildiğini konuştuk. İzmit Outlet Center’a geldiğimizde Burger King’te bir şeyler atıştırdık. Çıkışta Değirmendere’ye gittiğimizi anladım. Değirmendere Süreyya’nın büyüdüğü yer; yanlış hatırlamıyorsam hayatının altı yılı burada geçmiş. Benim içinse Değirmendere deprem sonrası adını sık sık duyduğum, neşeli ve sosyal insanların yaşadığını tahmin ettiğim küçük bir kıyı kasabası.

Kasabaya girer girmez ilk fark ettiğim şey Değirmendere’nin benim düşündüğümden daha büyük bir yer olduğu. Doğruca sahile indik. Değirmendere, İzmit Körfezi’nin girişinde olduğu için karşı sahile pek uzak değil fakat bu taraftan görünen rafineri manzarası da pek güzel değil. Ama yine de gerçek anlamda denize sıfır evlerin olduğu, upuzun ve inanılmaz derecede sessiz bir sahili var. Tabii bu sessizlikte kışın ortasında soğuk bir gün yaşamamızın payı da var. Sahili bir baştan diğerine yürürken hala apartmanların arasında, yer yer boş alanlar olduğu gözünüzden kaçmıyor. Bunlar depremde yıkılan binaların olduğu yerler. Gözden kaçmayan bir bakşa şeyse satılık ve kiralık evlerin çokluğu…

Bir cafe’de oturup birkaç çay içtikten sonra yürümeye devam ediyoruz. Cuma trafiğine yakalanmamak için de saat 16:00 gibi geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz. Bu arada Sürü, dergide (Otomax) kullanmak arabanın birkaç fotoğrafını çekiyor. Hem gelirken hem de giderken gözü hep arabanın dijital göstergelerinde. Sanırım yakıt tüketimiyle ilgili detayları not etmeye çalışıyor.

Giderken Bon Jovi’nin “Destination Anywhere” albümünü dinlediğimiz için “Queen of New Orleans” yıllar sonra bir kez daha dilime dolanıyor. Dönüş yolunda ise CD Player’da a-ha’nın “Minor Earth / Major Sky” albümü çalıyor.

Çok sıkıntılı bir dönemimde, böylesi kasvetli bir günü deniz kenarında geçirdiğim için gayet mutlu bir şekilde eve dönüyorum. Ne de olsa bir günlüğüne, hatta birkaç saatliğine bile olsa sorunlar, sorun olmaktan çıkıyor. Bünye ekstradan aldığı deniz havasının sayesinde gayet iyi bir uyku çekiyor…

h1

Taşınma…

Perşembe, Şubat 7th, 2008

Hayatımın son üç ayına iki taşınma sığdırdım. İlki gerçek bir taşınmaydı. Soyak Yenişehir’deki “küçük ev”imizden Göztepe’ye taşındık. 51 metre karelik o küçücük evden çıkan eşyaya taşıma şirketi çalışanları bile şaşırdı. İki ev arasındaki mesafe topu topu 10 kilometre olmasına rağmen evlerin bulunduğu semtlerin birbiriyle alakası yoktu. Soyak Yenişehir, Ataşehir’in karşısında Ümraniye Belediyesi sınırları içinde, çepeçevre duvarları sayesinde etrafındaki gecekondulardan ayrılan gerçek anlamda bir küçük burjuva sitesiydi. Sitenin her anlamdaki soğukluna rağmen ben oradaki evimizi çok sevmiştim. Küçücük bir stüdyo daireydi Şelale Evleri’nde yaşadığımız yer. Aslan oğlum Doğuş, evi görür görmez hemen adını koymuştu; “küçük ev”. “Küçük ev” yaklaşık iki yıl bizi barındırdı. Sonra daha merkezi bir yer arayışıyla Göztepe’ye geldik. Tabii ki Bağdat Caddesi ile minibüs caddesini birleştiren Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi’nin tam ortasında oturmak da çok keyifliydi. Soyak’tan Göztepe’ye taşınırken Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat’ın süper hizmeti sayesinde pek yorulmadık. Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat benzerlerinden epey pahalı bir taşıma şirketi ama gerçek anlamda dünya standartlarında hizmet verdiğinden siz sadece şirket çalışanlarını seyrediyorsunuz…

Dedim ya “küçük ev”i çok sevmiştim. O nedenle de taşındığımız gün, evden çıkmadan önce kapıda durup bomboş daireye bize yaşattığı mutluluklar için teşekkür etmiştim. Bizden sonra da aynı yerde yaşayacakların “küçük ev”de en az bizim kadar mutlu olmalarını dilemiştim.

Şimdi hesapladım da ben bugüne kadar 11 – 12 farklı mekanı ev olarak kabul etmişim. 1972 doğumluyum. Bu 11 – 12 evin yaklaşık dokuz tanesi son 15 yılda girmiş hayatıma. Ama “küçük ev” hariç hiçbirinden ayrılırken içimde bir burukluk hissetmemiştim. Çünkü o eve çok kolay alışmıştım. Bir tek “küçük ev”de ilk günlerin uyumsuzluğunu yaşamamıştım. Yani apartmanın, sokağın, dışarıda esen rüzgarın sesine alışma sürem sanırım birkaç saatle sınırlı kalmıştı.

Göztepe’deki evimiz ise gayet büyük, merkezi ve güzel bir apartmanın altıncı katıydı. İyi güneş alan dairenin yabana atılmayacak bir manzarası da vardı. Hatta denizi bile görüyorduk. Ama orası ev olarak kabullenmem biraz zaman aldı… Gece yatağa girdiğimde kendimi bir otel odasında hissetmem, tuvaletini – banyosunu kullanırken biraz yabancılık çekmem bir ay filan sürdü. Tam artık eve alışmışken de zorunlu bir taşınma olayı çıktı. Bir çeşit sefer emri gibiydi; “daha önce yaptıysan yine yapabilirsin” diyordu. Yani daha önce taşınmıştın buraya, şimdi de taşınabilirsin buradan. Bu sefer tüm ev değil, düzgünce paketlendiğinde bir HB Clio’yu tamamen dolduran eşyalarım ve ben taşınıyorduk. İstikamet kürkçü dükkanı olan anne eviydi. O nedenle dün sabah erkenden kalktım ve önce Kızıltoprak’a gidip aslan oğlumu aldım. Ona taşınma haberini Kızıltoprak’tan Göztepe’ye giderken yolda vermek istedim ama dilim varmadı. Asansörde Göztepe’deki evi sevip sevmediğini sordum, seviyormuş. Eve girip de güzelce istiflenen özel eşyalarımı gördüğümüzde sanırım Doğuş taşınma olayını anladı ama yine de durumu kendisine anlatım. Artık evimizin Zeytinburnu’nda, babaannesinin yanında olduğunu söyledim. Ben eşyaları arabaya taşırken Doğuş televizyon seyretti. Ara ara kalkıp evi dolaştı ve son bir haftada gördüğü değişikliklerin nedenini sordu. Evden son kez çıkarken dönüp baktığımda eşyalar yerli yerinde durmasına rağmen gördüğüm manzara artık bizim evimiz değildi… Doğuş’a eve bir şey söylemek isteyip istemediğini sordum. Söylediğim şeyi garipsediği için sadece güldü. Bense içimden “daha yeni yeni birbirimize ısınıyorduk ama buraya kadarmış, kalanlara sıcak bir yuva ol” dedim. Sonra da Doğuş’la birlikte sinemaya gidip “Asterix Olimpiyat Oyunları’nda”yı seyrettik. Ki sanırım Doğuş için bugünün anlam ve önemi bundan ibaretti. Benim içinse her ne kadar kürkçü dükkanı da olsa alışılacak yeni bir yatak, çevreden gelen sesler, kurulacak yeni bir düzen filan var. Bakalım, hepimiz için hayırlısı…

h1

Nar ve Webcam

Çarşamba, Ocak 30th, 2008

Geçen hafta Perşembe günü birçok gazetede ve web sitesinde enflasyon sepetiyle ilgili bir haber çıktı. * * * Haberin özü aslında çok basit; Türkiye İstatistik Kurumu enflasyon sepetini oluşturan ürün ve hizmetlerde küçük bir değişiklik yapmış. Ve anladığım kadarıyla bu rutin bir değişiklik. Yani kurum gerek gördükçe, sadece enflasyon sepetinde değil neredeyse tüm parametrelerde bu tarz güncellemeler yapıyor. Bu değişikliğin nedeniyse daha sağlıklı istatistiki verilere ulaşmak. Neyse yukarıda da belirttiğim gibi TÜİK ülkemizdeki enflasyon oranını belirlerken kullandığı ürün ve hizmetlerin bazılarını 2008 yılbaşıntan itibaren değiştirmiş. Konuyla ilgili tüm haberleri okuduktan sonra bu güncellemenin hangi ürünleri kapsadığını merak ettim. Kurumun web sitesinde küçük bir arama yapıp tüm listeye ulaşamayınca, sitedeki bilgi talep formunu kullanarak yetkililerden bilgi istedim. Hemen ertesi gün de kurumdan cevap geldi. (İnanın bu kadar hızlı cevap alabileceğimi hiç düşünmüyordum. Demek ki Türkiye İstatistik Kurumu’nda gerçekten işini yapan insanlar var. Hepsine teşekkürler). Unutmadan bana gönderilen listeyi ben de buradan paylaşmalıyım ki benim gibilerin merakını söndüreyim :)

2008 başı itibariyle tüketici fiyatları endeksine giren – çıkan ürünler

Giren Çıkan
Nar Nişasta
Vanilya Bornoz
Sirke Radyatör
Mayonez Sulama Hortumu
Neskafe 3’ü bir arada Streç Film
Elektrik sobası (İnfrared) İğneciye ödenen ücret
Buzdolabı poşeti Şeker ölçme aleti
Scooter motosiklet
Uydu alıcısı
Taşınabilir bellek
Webcam

Listeye bakınca gördüm ki ben ve benim gibi düşünenlerin ilgisini çekebilecek tek ürün webcam değil. Webcam’den başka Scooter olarak adlandırılan motosikletler (ki ben de bir tane istiyorum :) ), uydu alıcılar, infrared elektrikli sobalar ve taşınılabilir bellekler de yılbaşından itibaren enflasyon sepetine alınmış. Gerçi biraz düşününce TÜİK çalışanlarının hafıza kartlarını da taşınabilir bellek sınıfına sokmuş olabileceğini düşündüm ama bu küçük detay sonucu değiştirmiyor.Sonuç ne mi? Sonuç; halkımızın son yıllarda dur durak bilmeden teknolojiye yatırım yapıyor olması. Yani benim “modern oyuncak” olarak tanımladığım webcam ve taşınılabilir bellek gibi ürünlerdeki sahiplik oranı hızla artıyor. Teknolojik cihazlar her eve girmeye başlıyor. Hem de öyle bir hızla ki TÜİK bile hane başına nişasta tüketimi yerine webcam sahipliğini kıstas almaya başlıyor. Tabii ki webcam satışını MSN kullanımı arttırıyor. Taşınabilir bellek satışını da dijital fotoğraf makinesi ve MP3 çalar gibi cihazların artan popülaritesi körüklüyor. Böylece de her yaş grubundan insan teknolojiyle tanışmış oluyor. Eğer önümüzdeki beş yıl içinde laptop da bu listeye girerse o zaman yarınlardan daha çok şey bekleyebiliriz diye düşünüyorum.

Başlıktaki nar ne mi? Webcam ile beraber nar da tüketici endeksine eklenmiş :)  

h1

Çavdar Tarlasında Tarkan

Çarşamba, Ocak 23rd, 2008

Yılbaşı üzeri Tarkan’ın yeni albüm kapağını gördüğümde aklıma gelen ilk şey Jerome David Salinger oldu. Çünkü Salinger’ın orijinal adı “The Catcher in the Rye” olan romanının Türkiye’deki son baskısına “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ismi verilmişti. Tarkan da “Metamorfoz” isimli son albümünün kapak fotoğrafını, kimine göre buğday, bana göreyse çavdar tarlasında çektirmiş. O nedenle birden aklıma Salinger geldi…
“The Catcher in the Rye” Türkiye’de ilk yayınlandığında kitaba çevirmeni tarafından “Gönülçelen” adı verilmiş. O ilk çevirinin hangi yıl basıldığını bilmiyorum ama “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ın ilk baskısı 1997 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılmıştı. Açıkça söylemek gerekirse kitabı ilk gördüğümde “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ismi bana pek sıcak gelmemişti. Ne de olsa diğer cepte “Gönülçelen” gibi bir efsane vardı…
Neyse konumuz Salinger veya “Gönülçelen” değil. Aslına bakarsanız Tarkan veya yeni albümü de değil. ben sadece aklımdan geçenleri paylaşmak istedim.
Dediğim gibi albüm kapağını görünce kafamda Salinger belirdiği için o günden sonra gazetelerdeki Tarkan haberlerini daha ciddi okumaya başladım. Yeni imaj tartışmalarını takip ettim. Ve neden o fotoğrafın, hiç kimseye bendekine benzer bir serbest çağrışım yaşatmadığını merak ettim. Baktım ki kimse hiçbir yerde yazmıyor, sonunda oturup ben yazdım;)

h1

Eker Diye Bir Marka

Pazartesi, Ocak 7th, 2008

Yaklaşık iki hafta önce yepyeni bir markayla tanıştım; Eker… Şimdiye kadar tadına baktığım en lezzetli ayranlarından biri olarak karşıma çıktı Eker. Hem de 10 – 15 gün içinde iki farklı mekanda ayran olarak Eker servisi yapıldığını gördüm.

Birkaç yıldır meşrubat tercihimi ağırlıklı olarak ayrandan yana kullanıyorum. Hatta standart Migros ziyaretleri sonunda “hadi bir litrelik ayran alalım, eve gidince içeriz” diyerek başta aslan oğlum Doğuş olmak üzere birçok insanın kabusu oluyorum. Bu zorunlu “ayran tadım seanslarına” katılmak istemeyenlere de numaradan gönül koyuyorum:) Başlıyorum ayranın ne kadar yararlı bir içecek olduğunu anlatmaya.

Tabii ki aslında ne içeceğimi, ne yediğim belirliyor. Eğer yemek için McDonalsd’s'a gittiysek Coca Cola içiyorum. Rota Burger King’i gösteriyorsa Fruko gazoz oluyor tercihim. Çünkü Pepsi’nin tadını beğenmiyorum. Yani Pepsi Cola değil Coca Cola içiyorum. Ama eğer menüde “etin en güzel hali” olarak tanımladığım kebap varsa veya son yıllarda merak saldığım pide olayına girdiysek ayran tercih ediyorum.

Eker markasıyla yılbaşından birkaç gün önce Kızıltoprak’taki Şampiyon‘da tanıştım. Doğuş’la birlikte kokoreç yemeye gitmiştik ve masaya Eker ayran geldi. Bu olaydan birkaç gün sonra da, eskiden Göztepe İstasyon Caddesi olarak anılan, ama artık Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi olarak adlandırılan yerde, yani yeni evimizin sokağındaki Köyüm Pide‘de gördüm Eker ayranı.

Eğer bulabiliyorsam ayran tercihimi genelde Sütaş ve Tikveşli’den yana kullanmaya çalışıyorum. Artık Eker de bu listede başa güreşecek gibi görünüyor. Tabii bu tercih sıralamasında markaların her yerde bulunup bulunmadığı da çok önemli oluyor. Ama ben yine de bu blog’u takip edenlerin eğer fırsat bulurlarsa Eker ayranı denemelerini ve görüşlerini bizlerle paylaşmalarını istiyorum. Unutmadan; Köyüm’de Eker’in sakızlı muhallebisini de denedim. O da gayet başarılıydı. Zaten web sitesine göz attığımda Eker’in sadece ayran değil başta peynir ve yoğurt olmak üzere birçok süt ürününe sahip olduğunu da görmüştüm. Şimdiki hedefim yayık ayranı. Bakalım onun tadına da bakabilecek miyim?

**

Önemli Not: Web’de yaptığım araştırmalar sonunda Eker’in yeni bir marka olmadığını hatta son zamanlarda Eker ayran fanatiklerinin ürün kalitesinden şikayetçi olduğunu gördüm (bkz Ekşi Sözlük). Ama dediğim gibi ben Eker’i daha yeni keşfettim:( Öte yandan web sitesinden anladığım kadarıyla Eker’in radyo ve gazete / dergi reklamları da varmış. Fakat ben şimdiye kadar o reklamları da hiç görmemişim:(

h1

Oyun Tarlası

Salı, Kasım 13th, 2007

Lafı hiç dolandırmadan konuya girmek istiyorum. Dostum Selim‘le birlikte bir Flash oyun sitesi açtık. Sitemizin adı Oyun Tarlası. Adresi de doğal olarak www.OYUNTARLASI.com. Sitenin açılış haberini buraya yazmamın sebebiyle blog sayfamı ziyaret eden herkesten Oyun Tarlası için yardım istemem. Evet bu yazıyı okuyan herkesin yardımına ihtiyacım var. Biliyorum ki blog sayfam epey fazla insan tarafından takip ediliyor. Bunu sitenin trafiğine veya yapılan yorumların sayısına bakarak söylemiyorum. Siteye her yeni yazı eklediğimde aldığım e-mail ve MSN mesajlarından ne kadar çok takipçim olduğunu anlıyorum:)

Bana nasıl yardım edebileceğinizi söylemeden önce Oyun Tarlası fikrinin nereden çıktığını alatmak istiyorum. Oğlum Doğuş her fırsat bulduğunda bazı Flash oyun sitelerine girerek oyunlar oynuyor. Doğal olarak bazı oyunları ben de oynuyorum:) Sonunda bir site açmanın zamanı geldi diye düşündüm. Türkçe Flash oyun siteleri incelendiğinde çoğu sitenin warez temeller üzerine kurulduğunu ya da en iyi ihtimalle açık kaynak kodlu sistemler kullandığını görüyoruz. Hatta birçok ikiz site mevcut. Yani oyunların tanıtımları ve yorumlar birçok sitede birbirinin aynı oluyor. Bunun en büyük nedeniyse site yapan arkadaşların araştırmaya gerek duymadan ücretsiz bir oyun script’i olan AV Arcade‘e sırtlarını dayamaları. Hatta R10.net gibi gayet yararlı bazı webmaster forumlarını araştırdığınızda AV Arcade için ücretsiz Türkçe paketler ve destek bulmak bile mümkün oluyor. Hele hele para ödemek isterseniz size yorumlarıyla beraber hazır oyun paketleri satmak isteyenler bile türemiş durumda:) Ama tabii bu tarz çözümlerin bazı güvenlik açıkları olabileceği ilk başlarda kimsenin aklına gelmiyor. Bu nedenle de Türkçe forumlarda hack’lenen AV Arcade tabanlı sitelerini nasıl kurtarabileceğini öğrenmeye çalışan birçok site sahibine rastlanıyor. Yabancı forum sitelerinde ise güncellemeleri tam olarak yapılmamış açık kaynak kodlu sistemlerinden veya tercihini warez’den yana kullanan sitelerden çalınmış üye bilgileri satılıyor.

Biz bu tarz üzücü bir duruma düşmemek için ücretli bir çözüm olan GameSiteScript‘i seçtik. Ve laf aramızda bu yazılımın en pahalı paketini aldık. Lisanslı bir yazılım seçmemizin nedeni Türkçe karakter sorunları için teknik destek almak, güvenlik sorunlarıyla uğraşmamak ve kısmen daha düzgün bir üye yönetimine sahip olmaktı. Anlayacağınız gerekli yatırım yapıldı:) Şimdi sıra geldi www.OYUNTARLASI.com adresini insanlara duyurmaya. İşte bu konuda tüm dostlarımın yardımına ihtiyacım var. Bana nasıl yardımcı olabileceğinize gelince;

  • Öncelikle eğer siz Flash oyunlardan keyif alıyorsanız sitemize üye olabilirsiniz. Ya da bu tarz oyunlardan hoşlanan bir arkadaşınız varsa sitemizden onu haberdar edebilirsiniz.
  • Bir web siteniz varsa tanıtım konusunda bize yardımcı olabilirsiniz. Sadece www.OYUNTARLASI.com link’ini sitenize ekleyebileceğiniz gibi eğer banner için boş alanınız varsa belki ücretsiz olarak sitemizin banner’ını yayınlarsınız. Özel boyutlu bir banner isterseniz hazırlayabileceğimizi unutmayın:)
  • Sitemizde yakın gelecekte 2000′e yakın oyun olacak. Doğal olarak bu oyunların açıklamaları şu an İngilizce. Yavaş yavaş Türkçe’ye çeviriyoruz ama bu konudaki yadımlara da açığız. Yani diyelim ki www.OYUNTARLASI.com adresinde bir oyun oynadınız ve çok beğendiniz. o zaman hemen söz konusu oyunun açıklamasını çevirip bana gönderebilirsiniz. Hatta sadece çeviri yapmayıp kendinizden de bir şeyler katabilirsiniz. Söylemek istediğim bire bir İngilizce metne sadık kalmak zorunda olmadığınız ve oyunda başarıyı getirecek bazı noktaları da ekleyebileceğiniz. Bu konuda kafanıza takılan sorular varsa sağ sütunda link’i bulunan İletişim Formu‘nu kullanarak bana ulaşabilirsiniz.
  • Eğer Facebook ve benzeri sosyal iletişim sitelerine üyeyseniz, bu sitelerdeki profilinizin bir kenarına www.OYUNTARLASI.com link’ini de ekleyebilirsiniz.
  • Sürekli takip ettiğiniz, üyesi olduğunuz forumlarda “yeni internet siteleri” veya “beğendiğim internet siteleri” gibi topic’ler varsa bu başlıkların altına www.OYUNTARLASI.com adresini de yazabilirsiniz. Hatta benim yaptığım gibi imza kısmına www.OYUNTARLASI.com yazarak, sitemizi arkadaşlarınıza birinci elden tavsiye edebilirsiniz.

Şimdilik www.OYUNTARLASI.com konusunda söyleyebileceklerim bu kadar. Umarım sitemiz internetin kötü yüzüne bulaşan oyun sitelerinin aksine daha nezih bir ortam olarak hizmet vermeye devam eder.

Unutmadan www.OYUNTARLASI.com’da en sevdiğim iki oyunu da sizlerle paylaşmak istiyorum. İlki bir klasik olan Shanghai Mahjongg, ikincisi ise NASCAR Drift Yarışı. Bakalım siz en çok hangilerini seveceksiniz?