Archive for the 'Ivır – Zıvır' Category

h1

Bu ülkede korsan kitap biter mi?

Salı, Eylül 1st, 2009

Yıllardır korsan kitaplarla ilgili birçok şey duyuyoruz. Dahası şehrin hemen hemen her noktasında karşılaşıyoruz. Birçok insanın korsana karşı olduğunu, birçok insanınsa karşı olmadığını çok iyi biliyorum. Geçmişte defalarca korsan yayıncılığın asıl sebebinin yayınevleri olduğunu duydum. Bunu söyleyenler bir şekilde edebiyat dünyasının içinde, yayınevleriyle ilişkisi olan kişilerdi ve isim vererek hangi yayınevinin, hangi kitabını hem korsan hem de bandrollü olarak yayınladığını söylüyorlardı. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilemem. Bildiğim tek şey İstanbul’da korsan kitaba her yerde rastladığımız.

Peki korsan kitap biter mi?

Bence bitmez! Biraz sonra yazacaklarımdan sonra “biter mi” sorusunu “bitmeli mi” diye sormamız gerekecek…

Geçenlerde Kanyon D&R’da alışveriş yapıyoruz. Sevgilim elinde dört kitapla yanıma geldi. İlk ikisi Orcar Wilde’ın yazdığı tek roman olan “Dorian Gray’in Portresi.” Diğer ikisi ise Goethe’nin 1773’ta yazdığı “Genç Werther’in Acıları.”

Farklı yayınevlerinden çıkan bu kitaplarında muazzam fiyat farkları var. Şöyle ki Can Yayınları tarafından Dünya Klasikleri serisi içinde basılan “Dorian Gray’in Portresi” 17 TL. Aynı kitap, Lacivert Yayıncılık tarafından Antik Batı Klasikleri içinde yayınlandığındaysa fiyatı 4.75 TL’ye düşüyor.

“Genç Werther’in Acıları”nda da durum değişmiyor; Martı Yayınları tarafından basılan 2.95 TL etiketle satılırken, Sosyal Yayınları kitabına 6.50 TL fiyat biçmiş.

Eve gelince durumu internetten araştırdım. Kitap satan birçok siteye baktım ama burada sadece İdeefixe.com’daki paylaşacağım. Gördüğüm kadarıyla her iki kitabında bazısı artık tükenen 10 taneye yakın baskısı var. Bu da demek oluyor ki 10 farklı fiyat.

Siz de “Dorian Gray’in Portresi” ve “Genç Werther’in Acıları” için İdeefixe.com’daki arama sonuçlarına, kitap isimlerinin üzerine tık’layarak ulaşabilirsiniz.

Tabii ki kağıt ve baskı kalitesi, çevirmen payı gibi detayları unutmuyorum ama artık klasikler arasına giren (ve muhtemelen telif hakkından da düşen) aynı kitabın 4.75 TL ve 17 TL gibi birbiriyle hiç alakası olmayan iki farklı fiyattan satılmasını aklım almıyor. Burada bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum. Bu iki kitabı internetten e-book veya PDF olarak indirmek yerine satın almaya karar veren okumaya hevesli insanların bazı “okumuş” insanlar tarafından dolandırıldığını düşünüyorum. Ve en uç noktaya giderek, binlerce insanın işsiz olduğu, zaten çalıştıkları zaman da tek hedeflerinin karın tokluğu olduğu bir Türkiye’de “korsan kitap bitmeli mi” diye soruyorum.

h1

Mazhar Alanson, Leonard Cohen’e karşı

Cuma, Ağustos 14th, 2009

Geçen hafta Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki iki konsere gittim; önce (5 Ağustos Çarşamba) İstanbul’da ilk kez sahne alan Leonard Cohen’i, ardından da (9 Ağustos Pazar) Mazhar Fuat Özkan’ı seyrettim.

MFÖ’yü çok severim. Zaten bu yazının nedeni de “yeni model” Mazhar Alanson’a rağmen MFÖ’yü sevmem. Bu durumu çok yakın olduğum iki kişiye anlattığımda, onlardan da aynı tepkiyi aldığım için yazmak istedim. İster evlilik sonrası diyelim, ister bu hareketlerini yaşına verelim Mazhar Alanson’a bir haller oldu. Ya da Mazhar hep böyleydi ama daha Cem Yılmaz’ın icat olunmadığı, Mazhar’ın Ankara’da yaşadığı zamanlarda biz onun bu yönünü bilmiyorduk. Onun kabak çiçeği gibi açılmasının “biricik” nedeni eşi de olabilir. Kulağa en mantıklı geleniyse son on yılda magazin anlayışının değişmesi sonucu MFÖ’nün Mazhar’ının da “megalo Mazhar’a” yenik düşmesi. İşte ben bu psikolojik savaşı kazanan Mazhar’ı, “yeni model” Mazhar olarak tanımlıyorum.

O akşam Açıkhava’ya “Özleye özleye kavuştuk birbirimize / Birbirimize vitaminler, moraller verdik / İçimizdeki şeytanlara zülfikarlarla saldırdık” desin diye gitmiştim. Veya “Bu sabah uyandırmamışlar beni / Ava giden dostlar / Ne güzel…” desin diye. “Bazen”i söylesin diye… Ama o kalktı hafta içi aynı sahnede seyrettiği Leonard Cohen’e ince ince göndermeler yaptı. Iggy Pop’un kapısını tekmelediğini duyduğumda “süper” demiştim. Kapısının tekmelenmesi Iggy’ye koymazdı; hatta hoşuna bile giderdi. Kapıyı tekmeleyen de bizim MFÖ’nün Mazhar’ıydı ne de olsa… O akşam sahnede Cohen için “baktım da onun şarkıları neredeyse hep birbirinin aynı. Bizimkilerse birbirinden çok farklı. O nedenle insanlar bizi seviyor” gibi şeyler söyleyen “yeni model” Mazhar’la arama yüksek bir duvar ördüm. Özkan üzerinden Hıncal Uluç’a çakma çabasına veya konserin ikinci yarısına başlerken yine Cohen’in dakikliğine gönderme yapmasını hiç saymıyorum bile… Oysa ki konserin başında rüzgar şapkasının üstündeki kuşu uçurduğunda “Biricik şapkama kuş kondurmuşsu, uçtu” dediğinde ne kadar sempatikti.

Bilmiyorum belki de çifte standartlarım var. Onu yapınca iyi oluyor, bunu yapınca kötü. Aslında sanırım tek isteğim MFÖ konserlerine gitmemek için bahaneler (“yeni model” Mazhar hezeyanları) bulacağım günlerin geleceğinden korkmam. Umarım öyle bir şey olmaz ve ben bütün MFÖ şarkılarını onlarla birlikte söylemeye devam ederim.

Görüyorsunuz ya arkada kalabalık bir senfoni orkestrasının çaldığı böylesi bir konseri bile, “yeni model” Mazhar’ın ağzından çıkan birkaç laf gölgede bırakıyor. Bence işin “big band” kısmı çok da gerekli değilmiş ama bu kulaklar, geçen yıl aynı sahnede Teoman’ı da senfoni orkestrası eşliğinde dinlemişti. O nedenle MFÖ’ye laf edemez…

h1

Keith Richards’ın Gözleri ve Gülümsemesi

Salı, Ekim 14th, 2008

Yaz başında en son Indiana Jones filmi “Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı”nı seyretmek için sinemaya gittiğimde haberdar olmuştum Martin Scorsese’nin bir Rolling Stones belgeseli çektiğinden. AFM Akmerkez Etiler’de Indy’nin maceraları başlamadan önce “pek yakında” diye gösterilmişti “Shine A Light”. Sonrasında sinemalarda gösterildi mi, yoksa ben mi kaçırdım bilemiyorum. Sonuç olarak bütün bir yaz, ne zaman çevremde film muhabbeti yapılsa Scorsese’nin çektiği bu Rolling Stones dokümanterini mutlaka seyretmek istediğimi söyledim durdum. Derken Eylül sonunda filmin vizyona girmemesini kendime dert edinip başladım araştırmaya. İşte o zaman “Shine A Light”ın 27. İstanbul Film Festivali’nde, yani ben daha haberdar olmadan çok önce gösterildiğini öğrendim. Sonra da ver elini Torrent dünyası…

Açıkça söylemek gerekirse “Shine A Light” o kadar da matah bir belgesel / dokümanter değil. Zaten ben de burada prodüksiyonla ilgili bilgiler vermek istemiyorum. Merak eden arar, bulur, öğrenir zaten.

Benim için asıl önemli olan Keith Richards’ın gülümsemesi ve gözleri… Sırf bu yüzden “Shine A Light”ı seyrederken kameranın hep yaşlı kurdu göstermesini arzuladım. Hele Mick Jagger “As Tears Go By”ı söylerken veya Mick dinlenirken Keith’in söylediği “You Got the Silver”daki hali anlatılabilecek gibi değil. Aslında adamın hiçbir şeyi anlatılabilecek gibi değil. Sahnedeki duruşu, yaptığı işten aldığı keyfi saklamaması, sigara içişi, gülümsemesi, bakışı… Hepsi çok güzel. Gitarını sahnede Buddy Guy’a hediye edişi, “You Got the Silver”a başlarken mavi ışığın altında kalan ön sıradaki sarışına “Hey, baby in blue” diyerek takılması…

İşin özü, yani söylemek istediğim asıl şey; yıllardır severek dinlediğim bir grubun rock tarihine geçmiş efsane gitaristine “Shine A Light” sayesinde aşık olmam :) Olay bu kadar basit.

Önemli not 1: Evet Indiana Jones filmlerini seyrediyorum. “Kamçılı adam”ı maceralarında yalnız bırakmaktansa, insanların bana Indiana Jones filmlerini seyrettiğim için gülmelerini tercih ediyorum ;)

Önemli not 2: Yasal sorunlarını bilmeme rağmen Torrent kullanıyorum. İhtiyacım olan hemen her şeyi bulabildiğim için Torrent’i çok da seviyorum ;)

h1

Alkışlar IBM Türk Çalışanlarına

Salı, Eylül 30th, 2008

Hepimiz çokuluslu şirketlerde çalışanların yaptıkları işten keyif aldıklarını, çok iyi kazandıklarını, sosyal haklarının çok iyi olduğunu düşünürüz. Aslında kendi kulvarlarında dünya lideri olan firmalarda çalışan bu arkadaşlar, gerçekten de çok iyi kazanırlar. Ne de olsa bu büyük şirketler, faaliyet gösterdikleri pazarın en iyilerini çalıştırmak ister. Yıldızlar karması oluşturmak da pek ucuz bir iş değildir.

Web’de öylesine gezerken, link’ten link’e atlarken karşılaştım Bilişim Sendikası ile. Bazı IBM Türk çalışanları, beş yıldır maaşlarına zam alamadıkları için, şirketlerinin eşit işe eşit ücret politikasını göz ardı etmesinden rahatsızlık duydukları için, haksız işten çıkarmaların önüne geçebilmek için ve çalışan açısından sakıncalı daha birçok olumsuzluğu engelleyebilmek için kurmuş Bilişim Sendikası’nı. Tüm yasal hazırlıklar yapılmış, sancılı kurulum dönemi atlatılmış ve sonunda IBM ile toplu iş sözleşmesi yapılabilecek yasal platform oluşturulmuş. Ama tabii her zamanki gibi işveren, yasalardaki bazı açık noktaları değerlendirerek bir yıldırma planını uygulamaya başlamış.

Burada Bilişim Sendikası çatısı altında şimdiye kadar neler yapıldığını, patronun olaya taş koymak için hangi argümanların arkasına sığındığı filan anlatmayacağım. Ne de olsa merak eden sendikanın web sitesine veya Bilişim Sendikası’nın fikir öncülüğünü yapan IBM Türk çalışanlarının hazırladığı web sitesine girer, bakar. Hatta burada sendikanın, neredeyse tüm dünyadaki IBM çalışanlarının haklarını savunan sivil toplum örgütlerinin desteğini alarak Second Life’ta organize ettiği sanal grevi de anlatmaya niyetim yok. Ülkemizde uzunca bir süre solunum cihazına bağlı kaldıktan sonra girdiği bitkisel yaşamdan çıkıp çıkmayacağı belli olmayan “sendikacılık” kavramını da tartışmayacağım. Tek söylemek istediğim insanların kanunlarla kendilerine verilen bazı haklara sahip çıkma çabası ve bu çabanın takdir edilmesi gerektiği.

Gerçi IBM de o eski IBM değil artık. Yani bugün dünyada bilgisayarların bu kadar yaygın kullanılmasını sağlayan iki şirketten biri olan* eski IBM ile, günümüzde IBM olarak anılan şirketin bence tek benzer yanı ismi. Hatta bence, IBM’in donanım tarafı çekik gözlü Lenovo’ya satıldığından beri dünyada IBM diye bir şirket de yok zaten; IBM artık sadece bir marka… Yani camii çoktan yıkılmış olsa bile mihrabı yerinde tutarak yoluna devam etmeye çalışan çokuluslu bir şirket var.

İşin kötüsü bu şirket in Türkiye’deki ayağı, 5 Haziran 2008’deki rakamlara göre, toplam 400 çalışanının 209’unun üye olduğu sendikayı şu an için bazı küçük hukuki süreçleri abartarak tanımamaya çalışıyor. Görünen o ki eninde sonunda tanıyacak; bu sendika ile toplu iş sözleşmesi yapabilmek için aynı masaya oturacak. Fakat merak ediyorum; acaba şirket yöneticileri “ne oldu da 400 çalışanımızın 209’unu bir sendika kurmak zorunda bıraktık” diye düşünüyorlar mı? Ya da yerli veya yabancı herhangi bir IBM Türk yöneticisi içten içe bu 209 kişinin sadece yasal haklarını savunduğunu kabul ediyor mu?

Bilişim Sendikası, ağırlıklı olarak dünya devi yabancı şirketlerin hakim olduğu Türkiye bilişim sektöründe bir ilk. Sendika lafının fabrika işçilerini çağrıştırdığı bir ülkede; alet edevat olarak PDA veya laptop kullanan, iyi üniversitelerden mezun, beş yıldır zam alamasalar bile muhtemelen ülke şartlarına göre hala gayet iyi kazanan bir sektörde çalışanların bile “sendikalaşma” çabası göstermesi açısından da çok önemli. O nedenle de bu girişime ön ayak olan, fikir öncülüğü yapan tüm IBM Türk çalışanlarını tebrik etmek lazım. Ve Second Life’da veya Facebook’ta Bilişim Sendikası ile ilgili bir atraksiyon görünce destek vermek lazım. Bilişim Sendikası’yla ilgili güncel gelişmeleri takip etmek isteyenler organizasyonun Yahoo Grubuna da üye olabilirler.

Umarım Bilişim Sendikası’nın üyeleri bir an önce başta toplu iş sözleşmesi olmak üzere tüm sosyal haklarına kavuşurlar…

* Bence bugün dünyada bilgisayarların bu kadar yaygın kullanılmasını sağlayan iki şirket Microsoft ve IBM’dir. Eğer bu iki şirket, yıllar önce kendi geleceklerini ve kârlılıklarını “kişisel bilgisayar (personal computer”) denen cihaza bağlamamış olsaydı, sanırım bilgisayar teknolojileri bu kadar hızlı gelişemezdi. Tabii bu iki şirketten sahibi daha zengin olanı, yakın gelecekte aynı çabayı internetin gelişimi için göstermemiş, tüm şirket vizyonunu internete endekslememiş olsaydı o zaman da World Wide Web bu kadar gelişemezdi. Ve son bir not daha; o zengin olan şirket sahibinin gözünü bu kadar para bürümemiş olsaydı da açık kaynak kodlu yazılımların değerini asla anlayamazdık ;)

h1

Virüsler ve Virüsçüler

Salı, Eylül 23rd, 2008

Virüsler ve VirüsçülerKişisel virüs tarihim o kadar zengin değil; şimdiye kadar sadece bir kere bilgisayarıma virüs bulaştı. O da 2000 yılındaki “I love you” virüsüydü. O zamanlar Bilgi Üniversitesi’nde çalışıyordum. Daha doğrusu yeni işe başlamıştım ve kullanacağım bilgisayar geleli sadece birkaç gün olmuştu. Bilgisayarda bazı istem dışı faaliyetler görür görmez sistem kablosunu çekip, bilgi işlemdeki arkadaşları durumdan haberdar etmiştim. Akşam eve geldiğimde atv’de Ali Kırca, “I love you” namussuzunun nelere kadir olduğunu anlatıyordu. Ertesi gün de hemen hemen tüm gazetelerde “I love you” ile ilgili bir haber vardı.Sonrasında hep korundum. Ve kendimce hep iyi korundum, ilkemi “korunmadan olmaz” olarak belirledim. Hatta bunu vakti zamanında derginin kapağına da yazdım ;) Tabii bu arada hem virüs yazarlarıyla ilgili onlarca yazı okudum, hem de yüzlerce virüs kurbanının anılarını dinledim. Zaman içinde virüsler de, virüs yazarları da kendilerini geliştirdi; amaçlar da yöntemler de değişti. Eskiden sanki kendini kanıtlama çabası içinde olan virüs yazarları, zamanla küpü doldurma yarışına girdiler. Şu an MIT’de master yapan bir arkadaşım aracılığıyla tanıştığım bir grup üniversitelinin, basit bir pop up uygulaması sayesinde altı ayda bu işten 100 bin dolar kazandığını öğrendiğimde takvimler 2003 yılını gösteriyordu. 100 bin dolar şu anda olduğu gibi o zaman da temiz paraydı. Hele bu ülkenin üniversitelerinde okuyan bir grup genç için… Derken virüsle birlikte worm’lardan ve spy’lardan da bahseder hale geldik. Bazen virüslerin, anti virüs şirketleri tarafından internete salındığını düşünenler arasında yer aldım, bazense (genellikle büyük bir virüs ataktan kurtulduğumda) anti virüs üreten şirketleri kahraman ilan ettim. Ama ne olursa olsun virüs üretenlerin “sosyal mühendislik”teki başarılarını hep taktir ettim.Geçen gün de, çok uzun zamandan beri ilk kez “sosyal mühendislik” alanında takdirimi kazanan bir e-mail ile karşılaştım. Çünkü artık virüsçüler, genellikle sistemin en zayıf halkası olan genç ve bilgisiz MSN kullanıcılarını hedef alıyorlar. Bir animasyon vaat edip virütik yazılımı sisteme yüklemek ve ardından da o kullanıcı aracılığıyla tüm adres defterine bulaşmak en garantili yöntem.Neyse dedim ya geçen gün bir e-mail aldım. Konusu “I am wait your reply” olan bu mesajı “Marlene Dumas” bana göndermiş. Sizce de havalı bir kadın adı değil mi :) Marlene’in aşağıda okuyacağınız mesajı bence çok başarılı bir İngilizceyle, hiç de amatör olmayan biri tarafından yazılmış. Seçilen kelimeler, yapılan vurgu ve hayıflanmalar gerçekten çok inandırıcı.

To Whom It May Concern:

I am tired of receiving messages containing malicious computer programs (viruses) from your e-mail address!!!

If within 1-2 days you do not stop sending messages to my e-mail address, I will have to address this issue to the Police!…

Today I received a hard copy of your data logs from my Internet service provider. The copy contains your IP address, logs of sending malicious programs and your e-mail address details…

I am sending you the copy of the document containing your data and logs of sending malicious programs as the proof of your fault!!!!!!

You must print the document containing the list of your data and logs of sending malicious programs and pass it on to your Internet service provider with, so that they could find out why the viruses are sent from your computer to my e-mail address!!!!

Ask your Internet service provider to resolve this problem!!!!

Do this now!!! Once again!!! If you don t stop sending the letters, I will address to the Police and file a lawsuit against you!!!

Bu mesajı okurken bir ara ben bile iddia edildiği gibi bir mikrop kaynağı olabileceğimi düşündüm :) Ama bu mesajın ekindeki dosyanın üzerine AVG’yi salmadan önce bir kopyasını almayı da unutmadım. Sıcak kanlı bir kadın olduğu tahmin edilen ve benden acilen cevap bekleyen Marlene’in mesajına eklediği dosyayı dijital bir fanus içinde (şifreli ZIP) dostum Tansu “Doctus.org” Günay’a gönderip araştırmasını rica ettim. Burada Tansu’yu bilirkişi olarak değerlendirip, hemen ondan gelen cevabı sizlerle de paylaşmam lazım. Tansu’dan gelen mesaj tam olarak şöyle:

“Şimdi hocam bu düşük tehditli bir zararlı, trojan. Ama yüksek tehdit olma potansiyeli de var. Çünkü düşük olması yayılamamış olmasından kaynaklanıyor.

Tabii bir de Nod32 dışında hemen hemen tüm yazılımlar tarafından tespit edilmesinden.ZoneAlarm veya Outpost firewall kuruluysa bunları da atlatabiliyor.

İşletim sistemi, service pack ve sistemin dilini alıyor önce, kendini bir yığın kayıt defteri dizinine kaydediyor. WINLOGON.EXE SVCHOST.EXE sistem dosyalarını etkiliyor, enfekte ediyor yani kendini bunlara.Daha sonra hemen tüm çalışan işlemlere de aynısını yapmaya çalışıyor.

Silindiğine (kayıt defterinden) yeniden yazmaya kalkıyor kendini.Rootkit teknikleri var, bulaştıktan sonra kendini gizleyebiliyor bazı yazılımlardan.En son da network üzerinde yapacağın, göndereceğin, alacağın bilgileri çalıyor. Bankacılık tabi özellikle.Clipboard, klavye bilgilerine ulaşabiliyor, ekran görüntüsü alabiliyor.

Bazı keyword’leri aradığında seni etkileyebiliyor, bu tam net değil ama, örneğin garanti.com.tr yazdığında adres satırına, senin kendi sahte sitesine gönderebilir varsa…Tabii popülarite ve dış kaynaklı olduğu için muhtemelen Citibank falan yazarsan çalışacaktır.

Maildeki sosyal mühendislik teknikleri de belli zaten. Daha neler neler yapanlar var, bir bilsen. Adamın biri geçen gün “Milliyet Emlak Browser” diye bir tarayıcı yapmış; sözde emlak aramaya yarıyor. Tabi asıl işi bankacılık bilgilerini çalmak. Bir de indir.com bunu koymuş en tepeye süper program indirin diye :) Browser’ı internete yayan bir de programı yazan “Tansu Günay, sitesi de Doctus.org yazmış kayıtlarına…Tam şenlik :)

Tansu’nun yazdıklarını okuyunca korunma işini o kadar abartmışım ki insanların yapabilecekleri pervasızlıkların neler olabileceğini unutmuşum. Sen kalk bir browser yaz, adına Milliyet Emlak de, yazarını bu ülkede dijital güvenlik konusunda en çok emek harcayanlardan biri ilan et ve indir.com’dan bu tuzağı insanlara servis et. Sonra Milliyet de indir.com da bu işi görmemezlikten gelsin. Ceza olmayınca, suç da yoktur mantığıyla eylemlerine devam et. Ne de olsa açıktan kazanılacak çok fazla para var ortalıkta. Ama yine de aldığım e-mail ile Tansu’nun browser yazarını kıyasladığımda, bizim “browser guy” bence biraz sakil kalıyor. Millliyet’in ve Tansu’nun arkasına saklanıp, (muhtemelen) indir.com’un bir anlık ihmaliyle prim yapmaya çalışmak yine de bana yaratıcı gelmiyor. Eğer bu browser’ı yayan arkadaş, bir gün Marlene gibi bir karakter yaratıp, çok güzel kurulmuş cümlelerle insanları bildikleri yerden avlamaya çalışırsa listeye beni de eklesin. O zaman tam bir karşılaştırma yapmak isterim…

h1

Tekrar Merhaba

Cuma, Eylül 19th, 2008

Bilenler biliyor; uzun bir süredir buraya herhangi bir şey yazmıyordum. Nedeni vandallığı kendine ilke edinmiş bir modern zamanlar şarlatanı ve onun “biricik,” “kusursuz” şirketiyle ilgili daha önce yazdıklarımdı. Hakkında küçük bir araştırma yapınca kişisel tarihinin internet üzerinde yaptığı yasadışı eylemlerle “süslü” olduğunu öğrendiğim bu ilkel yaratık, web sitemi kapatmak veya kapattırmak için epey uğraştı. Ama görünen o ki buna gücü yetmedi.

O şirketle ilgili görüşlerim değişmiş değil; çoluk çocukla iş yapılmaz. Hele söz konusu olan firma, geçmişte internet üzerinde yaptığı yasadışı işlerle bilinen biri tarafından kurulmuş bir hosting şirketiyse, yanına bile yaklaşmamak lazım. Zaten o yazıma gelen; yayınlanmış / yayınlanmamış yorumlardan da anlıyorum ki insanlar ya benim gibi oradan kaçıyorlar, ya da benim yazdıklarım sayesinde hiç yaklaşmıyorlar. Ama sonuç olarak yazdıklarım hala yayında; engellenmiş veya yasaklanmış değil… Merak eden veya küçük bir Google araması yapan herkes bulup, okuyabilir. Bunu Türkiye’nin hostin tarihine düşülmüş bir not olarak da düşünebiliriz :)

Neyse… Artık yeni bir başlangıç yapmanın zamanı… Böyle tırışkadan konulara ayıracak daha fazla zamanımız yok. Bu konuyu anlatan birçok atasözümüz* * var zaten. Bırakalım herkes kendi işini yapsın; şirket kurup para kazanmak isteyen ehil insanlar, ilkeli insanlar, zeki insanlar para kazansın. Tek istediği blog sayfasına yazılar yazıp, deneyimlerini diğer insanlarla paylaşmak isteyenler de yazı yazsın.

Yeni dönemde (ki bu yazıyı, yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul ediyorum) amacım her hafta en az bir yazı yazmak ama bakalım becerebilecek miyim? Yine şimdiye kadar yazdığım gibi “kendimce” önemli olan şeyleri yazacağım. Bazıları için gereksiz, bazıları için keyifli, bazıları için suya sabuna dokunmayan şeyler olacak yani :)

Tekrar merhaba…

h1

Neden Yazmıyorum?

Perşembe, Mayıs 29th, 2008

Bir süredir yakın arkadaşlarım, daha doğrusu blog sayfamı düzenli olarak takip edenler neden yazmadığımı soruyorlar.

Bugün de her ne kadar tanışmış olmasak da Huzur Kandemir isimli kardeşim bir mail atmış ve “Ersin Akman uzun zamandır ne yapıyor haber alamıyoruz… Blog’unuza kısacada olsa yazarsanız sevinirim. Ayrıca henüz beta olan bir sitemiz (www.limonagaci.com) var. Sitemizle ilgili düşüncelerinizi merak ediyorum” demiş.

Huzur’un sorusu nedeniyle küçük bir açıklama yapmanın zamanı geldi.

Arkadaşlar, bilinçli olarak bir süredir yazmıyorum. Çünkü buraya yazdığım bir yazı nedeniyle, kendini işadamı zanneden az gelişmiş bir zihniyetin beni mahkemeye verme aşamasında olduğunu biliyorum. Böylesi tırışkadan işlere ayıracak zamanı bulan ama yanında çalıştırdığı zevatı eğitebilecek kadar donanımı olmayan bu arkadaşın amacı mahkeme kararıyla ersinakman.com adresine Türkiye’den erişimi durdurmak.

O nedenle avukatımın önerileri doğrultusunda bu süreç bitene kadar buraya pek bir şey yazmamaya karar verdim.

Ama eminim yakın zamanda tekrar yazmaya başlayacağım. Ve ilk yazılarım da bu konuyla ilgili olacak ;)

O zamana kadar kendinize iyi bakın.

Önemli not: Bir webmaster paylaşım sitesi olan www.limonagaci.com ile görüşlerinizi de Huzur Kandemir ile paylaşmayı lütfen ihmal etmeyin. Huzur’un kontak bilgilerine Limon Ağacı’nın İletişim sayfasında bulabilirsiniz.

h1

Midnight In Chelsea

Perşembe, Nisan 10th, 2008

Gecikmiş bir yazı olduğunun farkındayım ama yazmam gerekiyordu. Hayaller bir gece vakti Londra’daki Stamford Bridge’de sona erdi. Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’ne veda eden taraf oldu. Öyle ahım şahım bir futbol oynamayan Chelsea, bizi kupadan eledi. Anelka’nın, Shevckenko’nun yedek kaldığı bir takımla oynadık. Kazanmayı hak ettiler ama bence öyle eze eze de kazanamadılar. İlk maçla ilgili üzüldüğüm iki nokta var. İlki yediğimiz golü Anelka atsın isterdim. İkincisi ise Deivid’in o muhteşem ikinci golü öncesinde ceza sahası içinde yakaladığı pozisyonu gol yapamaması.

Deplasmanda oynadığımız ikinci maçla ilgili hayal kırıklığımsa defalarca dile getirdiğim bir konu. Stamford Bridge’de sahaya çıkarken Kazım Kazım ve Gökçek Vederson gibi “bu takımda oynamaları şart mı” diye düşündüğüm iki futbolcunun ilk 11’de yer alması. Yani Şampiyonlar Ligi’nde oynayan bir takımın yedek kulübesinde olmaması gereken iki futbolcunun bana yaşattığı hayal kırıklığı. Hele hele Uğur Boral yedekte otururken bunların oynaması…

Öte yandan Şampiyonlar Lig’inde dünyanın en pahalı takımıyla oynayan Fenerbahçe’nin yedek kulübesinde, oyuna girip sahadaki kötü futbolu değiştirecek bir tane bile futbolcusunun olmaması da bana göre düşünülmesi gereken bir nokta.

Son bir şeyde yeni transferimiz Maldonado ile ilgili. Her iki maçta da verdiği pasların %99’unun geriye olduğunu siz de fark ettiniz mi?

h1

Biten Pilleri Ne Yapıyorsunuz?

Cuma, Nisan 4th, 2008

Kaç yıl geçti bilmiyorum ama uzun bir aradan sonra ilk kez geçenlerde bir pilin bittiğini fark ettim. Evet evet bildiğimiz pilden bahsediyorum. Son yıllarda şarj edilebilir cihazlarla o kadar çok haşır neşir olmuşum ki pilleri neredeyse unutuyormuşum.

Hatırlıyorum da 18 – 19 yıl önce, walkman taşıdığım zamanlarda pil hayatımın ayrılmaz bir parçasıydı; ceplerimde hep dolu ve boş piller olurdu. Sonra şarj edilebilir piller almıştım ve pile verdiğim para biraz olsun azalmıştı.

Yakın zamanda ise (üç yıl önce) Canon marka dijital fotoğraf makinesi nedeniyle tekrar pil taşımaya başladım. Allah’tan Canon’dan sonra aldığım Panasonic Lumix’in şarj edilebilir pilleri vardı.

Birkaç yıl aradan sonra ilk kez bir ay önce bitmiş pillerim oldu. Doğal olarak pilleri çöp kutusuna atmadım. Atık pil toplama kutularından birine atabilmek için montumun cebine koyduğum bu piller bir ay boyunca Bakırköy, Zeytinburnu, Sirkeci, Yayla, Mecidiyeköy, Kadıköy, Kızıltoprak ve Göztepe’yi dolaştı. Çünkü artık sokaklarda eskisi kadar çok pil toplama kutusu yok. Baktım ki pilleri atamıyorum, ben de İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin web sitesindeki Beyaz Masa uygulamasını kullanarak pil toplama ünitelerinin akıbetini belediyeye sordum. Aldığım cevaptan öğrendim ki belediyemiz artık atık pilleri toplamıyormuş. Bu işi Taşınabilir Pil Üreticileri Ve İthalatçıları Derneği isimli bir kuruma bırakmış. Ne yalan söylemeli böyle bir dernek olduğunu ilk kez duyuyordum. Hemen derneğin web sitesine girdim ve neler yaptığını inceledim. Bana biraz tabela derneğiymiş gibi geldi. Sanki pil ithalatçıları yasal bir zorunluluk nedeniyle veya kamudan alacakları bazı kaynakları garantilemek için bu derneği kurmuşlar gibi… Neyse konumuz bu değil! Derneğin web sitesindeki Atık Pil Toplama Noktaları’nın beni ilgilendiren, bana en yakın olan semtlerine baktığımda hep aynı mesajı gördüm: Toplama noktaları daha sonra yayınlanacak…

Ardından derneğe bir e-mail atarak atık pil toplama noktaları arasında Taksim, Kadıköy gibi merkezi yerlerin olmamasına üzüldüğümü, ayrıca Bakırköy gibi bazı bölgelerin altlarında hiçbir adresin bulunmadığını söyledim ve toplama ünitelerinin sayısını hızla arttıracaklarını umduğumu belirttim. O mesajı gönderirken cevap almayı ummuyordum, almadım da. Ama tamamen bir şans eseri Kadıköy Altıyol’dan aşağı doğru inerken, Kuşdili Caddesi’nin tam ortasındaki Çetinkaya mağazasını biraz geçince, Kuşdili Otoparkı’nın tam karşısında bir tane pil toplama kutusu gördüm ve cebimdeki pilleri oradaki kağıt toplayan eskicilerin şaşkın bakışları arasında bu kutuya attım. İhtiyaç duyabilirsiniz diye atık pil toplama kutusunun tam yerini Google Maps’te de işaretledim.

  

Daha Büyük Haritayı Görüntüle

Eğer bir kez daha tarif etmek gerekirse Altıyol’daki boğa heykelinin oradan trafikle aynı yönde aşağı ineceksiniz. Çetinkaya mağazasını geçince sağdan ikinci sokak, Kadıköy Adliyesi tarafından gelir ve Kuşdili Caddesi’ni keserek Pazar Yolu Sokak’a girer. İşte benim bir aylık aramalar sonunda bulabildiğim tek pil toplama kutusu tam o köşede!

Anlayacağınız (bence) ben üzerime düşeni yaparak atık pilimi evsel atıklarla karıştırmadım ve özel toplama ünitesine attım. Artık o pilin doğaya zarar vermemesini engellemek bu işle ilgili vakfın görevi. Ama ben belediyenin bu işi bir vakfa devretmesini de pek anlayamadım ya neyse…

Önemli not: Lütfen vakfın web sitesini siz de inceleyin ve atık pil toplama noktalarına göz atın. Okullara ve muhtarlıklara konulanlar için bir şey diyemem ama beş yıldızlı otellerdeki kutulara kim boş pil atmaya gider onu ben bilemem…

h1

Arabamı Sattım

Salı, Mart 25th, 2008

Dün arabamı sattım. Aslında çok uzun bir zamandır satmayı planlıyordum ama alıcı adaylarıyla bir türlü anlaşamıyordum. Hatta en sonuncusu şaka yollu “sanırım siz bu arabayı satmak istemiyorsunuz” demişti. 1998 model, otomatik vites bir Clio kullanıyordum. Eskiydi ama çok bakımlıydı. Dün fark ettim ki ben arabamı çok seviyormuşum. Satış işlemleri bitip anahtarları yeni sahibine verdim. Arabanın bagajında duran Nike’larımı aldım ve hüzünlü bir şekilde arkasından baktım arabamın. Arabamı ne kadar sevdiğimi işte o zaman, yeni sahibi tarafından benden uzaklaştırılırken anladım.

Aslında öyle araba meraklısı biri değilim. Memur emeklisi bir babanın bakmakla yükümlü olduğu çocuklarından biri olarak dünyaya geldiğinizde, hayallerinizi süsleyen ilk şey araba olmuyor. Birçok erkek çocuğun aksine 18 yaşını doldurur doldurmaz ehliyet alan, araba kullanmaya başlayan biri değildim anlayacağınız. Ehliyeti sadece boyutları küçük olduğu için, kimlik taşımak daha kolay olsun diye aldım. Zaten ben büyürken ne babamın ne de bir başka tanıdığımın bana verecek arabası yoktu. 2003 yılında yani 30 yaşıma geldiğimde ilk arabamı, dün sattığım Renault Clio’yu aldım. Aslan oğlum Doğuş İstanbul’un diğer yakasına taşınmıştı. Oğlumu daha rahat görebileyim, zamanımız yollarda geçmesin diye borçlanarak almıştım. Şükürler olsun ki Clio’nun borçlarını ödeme konusunda sorun yaşamadım. Üstelik arabama da çok iyi baktım. O da sağ olsun beni hiç yolda bırakmadı, üzmedi. Beni Doğuş’a kavuşturduğu için ona da “oğlum” diyordum. Çok uzun süreler kullanmadığım oldu. Aylarca otoparklara bıraktım. Mesela Hürriyet Medya Towers’ın otoparkında bir yıla yakın durdu. Sonra sırasıyla SOYAK’taki ve Göztepe’deki evin otoparklarını mesken belledi. Göztepe’de mutfak canımdan arabama bakıp yanındaki BMW ve Toyota’dan daha güzel göründüğünü söylerdim. Bence gerçekten de daha güzel görünüyordu :)

Hatırlayanlar olacaktır geçenlerde yazdığım Taşınma başlıklı yazıda, evden çıkarken bomboş daireye bize yaşattığı mutluluklar için teşekkür ettiğimi, bizden sonra da aynı yerde yaşayacakların o evde en az bizim kadar mutlu olmalarını dilediğimi belirtmiştim. Clio’yu devretmek için notere gittiğimizde de bir bahaneyle arabaya gidip beni hiç yolda bırakmadığı için ona teşekkür ettim. Yeni sahiplerini de üzmemesini söyledim ;)

Biliyorum ki birçok arkadaşım da (her ne kadar eski deseler de) Clio’mu beğeniyordu. Zaten dün cebimde arabanın parası eve dönerken telefonda satış haberini ilk duyan Boysan “üzüldüm” dedi. Bu sabah Süreyya’nın verdiği tepkiyse “hay Allah” oldu. Şimdi Sürü bu sayfayı okursa “benim duygusal hayvanım üşenmemiş sattığı araba için yazılar bile yazmış” diyecek… Ama dedim ya arabamı sattım ve o anda aslında onu ne kadar çok sevdiğimi fark ettim. Bakalım oğlum Doğuş arabayı satmış olmama nasıl bir tepki verecek?