Archive for the 'Ivır - Zıvır' Category

h1

Nar ve Webcam

Çarşamba, Ocak 30th, 2008

Geçen hafta Perşembe günü birçok gazetede ve web sitesinde enflasyon sepetiyle ilgili bir haber çıktı. * * * Haberin özü aslında çok basit; Türkiye İstatistik Kurumu enflasyon sepetini oluşturan ürün ve hizmetlerde küçük bir değişiklik yapmış. Ve anladığım kadarıyla bu rutin bir değişiklik. Yani kurum gerek gördükçe, sadece enflasyon sepetinde değil neredeyse tüm parametrelerde bu tarz güncellemeler yapıyor. Bu değişikliğin nedeniyse daha sağlıklı istatistiki verilere ulaşmak. Neyse yukarıda da belirttiğim gibi TÜİK ülkemizdeki enflasyon oranını belirlerken kullandığı ürün ve hizmetlerin bazılarını 2008 yılbaşıntan itibaren değiştirmiş. Konuyla ilgili tüm haberleri okuduktan sonra bu güncellemenin hangi ürünleri kapsadığını merak ettim. Kurumun web sitesinde küçük bir arama yapıp tüm listeye ulaşamayınca, sitedeki bilgi talep formunu kullanarak yetkililerden bilgi istedim. Hemen ertesi gün de kurumdan cevap geldi. (İnanın bu kadar hızlı cevap alabileceğimi hiç düşünmüyordum. Demek ki Türkiye İstatistik Kurumu’nda gerçekten işini yapan insanlar var. Hepsine teşekkürler). Unutmadan bana gönderilen listeyi ben de buradan paylaşmalıyım ki benim gibilerin merakını söndüreyim :)

2008 başı itibariyle tüketici fiyatları endeksine giren - çıkan ürünler

Giren Çıkan
Nar Nişasta
Vanilya Bornoz
Sirke Radyatör
Mayonez Sulama Hortumu
Neskafe 3’ü bir arada Streç Film
Elektrik sobası (İnfrared) İğneciye ödenen ücret
Buzdolabı poşeti Şeker ölçme aleti
Scooter motosiklet
Uydu alıcısı
Taşınabilir bellek
Webcam

Listeye bakınca gördüm ki ben ve benim gibi düşünenlerin ilgisini çekebilecek tek ürün webcam değil. Webcam’den başka Scooter olarak adlandırılan motosikletler (ki ben de bir tane istiyorum :)), uydu alıcılar, infrared elektrikli sobalar ve taşınılabilir bellekler de yılbaşından itibaren enflasyon sepetine alınmış. Gerçi biraz düşününce TÜİK çalışanlarının hafıza kartlarını da taşınabilir bellek sınıfına sokmuş olabileceğini düşündüm ama bu küçük detay sonucu değiştirmiyor.Sonuç ne mi? Sonuç; halkımızın son yıllarda dur durak bilmeden teknolojiye yatırım yapıyor olması. Yani benim “modern oyuncak” olarak tanımladığım webcam ve taşınılabilir bellek gibi ürünlerdeki sahiplik oranı hızla artıyor. Teknolojik cihazlar her eve girmeye başlıyor. Hem de öyle bir hızla ki TÜİK bile hane başına nişasta tüketimi yerine webcam sahipliğini kıstas almaya başlıyor. Tabii ki webcam satışını MSN kullanımı arttırıyor. Taşınabilir bellek satışını da dijital fotoğraf makinesi ve MP3 çalar gibi cihazların artan popülaritesi körüklüyor. Böylece de her yaş grubundan insan teknolojiyle tanışmış oluyor. Eğer önümüzdeki beş yıl içinde laptop da bu listeye girerse o zaman yarınlardan daha çok şey bekleyebiliriz diye düşünüyorum.

Başlıktaki nar ne mi? Webcam ile beraber nar da tüketici endeksine eklenmiş :) 

h1

Çavdar Tarlasında Tarkan

Çarşamba, Ocak 23rd, 2008

Yılbaşı üzeri Tarkan’ın yeni albüm kapağını gördüğümde aklıma gelen ilk şey Jerome David Salinger oldu. Çünkü Salinger’ın orijinal adı “The Catcher in the Rye” olan romanının Türkiye’deki son baskısına “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ismi verilmişti. Tarkan da “Metamorfoz” isimli son albümünün kapak fotoğrafını, kimine göre buğday, bana göreyse çavdar tarlasında çektirmiş. O nedenle birden aklıma Salinger geldi…
“The Catcher in the Rye” Türkiye’de ilk yayınlandığında kitaba çevirmeni tarafından “Gönülçelen” adı verilmiş. O ilk çevirinin hangi yıl basıldığını bilmiyorum ama “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ın ilk baskısı 1997 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılmıştı. Açıkça söylemek gerekirse kitabı ilk gördüğümde “Çavdar Tarlasında Çocuklar” ismi bana pek sıcak gelmemişti. Ne de olsa diğer cepte “Gönülçelen” gibi bir efsane vardı…
Neyse konumuz Salinger veya “Gönülçelen” değil. Aslına bakarsanız Tarkan veya yeni albümü de değil. ben sadece aklımdan geçenleri paylaşmak istedim.
Dediğim gibi albüm kapağını görünce kafamda Salinger belirdiği için o günden sonra gazetelerdeki Tarkan haberlerini daha ciddi okumaya başladım. Yeni imaj tartışmalarını takip ettim. Ve neden o fotoğrafın, hiç kimseye bendekine benzer bir serbest çağrışım yaşatmadığını merak ettim. Baktım ki kimse hiçbir yerde yazmıyor, sonunda oturup ben yazdım;)

h1

Eker Diye Bir Marka

Pazartesi, Ocak 7th, 2008

Yaklaşık iki hafta önce yepyeni bir markayla tanıştım; Eker… Şimdiye kadar tadına baktığım en lezzetli ayranlarından biri olarak karşıma çıktı Eker. Hem de 10 - 15 gün içinde iki farklı mekanda ayran olarak Eker servisi yapıldığını gördüm.

Birkaç yıldır meşrubat tercihimi ağırlıklı olarak ayrandan yana kullanıyorum. Hatta standart Migros ziyaretleri sonunda “hadi bir litrelik ayran alalım, eve gidince içeriz” diyerek başta nişanlım Mine ve aslan oğlum Doğuş olmak üzere birçok insanın kabusu oluyorum. Bu zorunlu “ayran tadım seanslarına” katılmak istemeyenlere de numaradan gönül koyuyorum:) Başlıyorum ayranın ne kadar yararlı bir içecek olduğunu anlatmaya.

Tabii ki aslında ne içeceğimi, ne yediğim belirliyor. Eğer yemek için McDonalsd’s’a gittiysek Coca Cola içiyorum. Rota Burger King’i gösteriyorsa Fruko gazoz oluyor tercihim. Çünkü Pepsi’nin tadını beğenmiyorum. Yani Pepsi Cola değil Coca Cola içiyorum. Ama eğer menüde “etin en güzel hali” olarak tanımladığım kebap varsa veya son yıllarda merak saldığım pide olayına girdiysek ayran tercih ediyorum.

Eker markasıyla yılbaşından birkaç gün önce Kızıltoprak’taki Şampiyon‘da tanıştım. Doğuş ve Mine’yle birlikte kokoreç yemeye gitmiştik ve masaya Eker ayran geldi. İlk önce lezzeti Mine keşfetti. Bu olaydan birkaç gün sonra da, eskiden Göztepe İstasyon Caddesi olarak anılan, ama artık Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi olarak adlandırılan yerde, yani yeni evimizin sokağındaki Köyüm Pide‘de gördüm Eker ayranı.

Eğer bulabiliyorsam ayran tercihimi genelde Sütaş ve Tikveşli’den yana kullanmaya çalışıyorum. Artık Eker de bu listede başa güreşecek gibi görünüyor. Tabii bu tercih sıralamasında markaların her yerde bulunup bulunmadığı da çok önemli oluyor. Ama ben yine de bu blog’u takip edenlerin eğer fırsat bulurlarsa Eker ayranı denemelerini ve görüşlerini bizlerle paylaşmalarını istiyorum. Unutmadan; Köyüm’de Eker’in sakızlı muhallebisini de denedim. O da gayet başarılıydı. Zaten web sitesine göz attığımda Eker’in sadece ayran değil başta peynir ve yoğurt olmak üzere birçok süt ürününe sahip olduğunu da görmüştüm. Şimdiki hedefim yayık ayranı. Bakalım onun tadına da bakabilecek miyim?

**

Önemli Not: Web’de yaptığım araştırmalar sonunda Eker’in yeni bir marka olmadığını hatta son zamanlarda Eker ayran fanatiklerinin ürün kalitesinden şikayetçi olduğunu gördüm (bkz Ekşi Sözlük). Ama dediğim gibi ben Eker’i daha yeni keşfettim:( Öte yandan web sitesinden anladığım kadarıyla Eker’in radyo ve gazete / dergi reklamları da varmış. Fakat ben şimdiye kadar o reklamları da hiç görmemişim:(

h1

Oyun Tarlası

Salı, Kasım 13th, 2007

Lafı hiç dolandırmadan konuya girmek istiyorum. Dostum Selim‘le birlikte bir Flash oyun sitesi açtık. Sitemizin adı Oyun Tarlası. Adresi de doğal olarak www.OYUNTARLASI.com. Sitenin açılış haberini buraya yazmamın sebebiyle blog sayfamı ziyaret eden herkesten Oyun Tarlası için yardım istemem. Evet bu yazıyı okuyan herkesin yardımına ihtiyacım var. Biliyorum ki blog sayfam epey fazla insan tarafından takip ediliyor. Bunu sitenin trafiğine veya yapılan yorumların sayısına bakarak söylemiyorum. Siteye her yeni yazı eklediğimde aldığım e-mail ve MSN mesajlarından ne kadar çok takipçim olduğunu anlıyorum:)

Bana nasıl yardım edebileceğinizi söylemeden önce Oyun Tarlası fikrinin nereden çıktığını alatmak istiyorum. Oğlum Doğuş her fırsat bulduğunda bazı Flash oyun sitelerine girerek oyunlar oynuyor. Doğal olarak bazı oyunları ben de oynuyorum:) Sonunda bir site açmanın zamanı geldi diye düşündüm. Türkçe Flash oyun siteleri incelendiğinde çoğu sitenin warez temeller üzerine kurulduğunu ya da en iyi ihtimalle açık kaynak kodlu sistemler kullandığını görüyoruz. Hatta birçok ikiz site mevcut. Yani oyunların tanıtımları ve yorumlar birçok sitede birbirinin aynı oluyor. Bunun en büyük nedeniyse site yapan arkadaşların araştırmaya gerek duymadan ücretsiz bir oyun script’i olan AV Arcade‘e sırtlarını dayamaları. Hatta R10.net gibi gayet yararlı bazı webmaster forumlarını araştırdığınızda AV Arcade için ücretsiz Türkçe paketler ve destek bulmak bile mümkün oluyor. Hele hele para ödemek isterseniz size yorumlarıyla beraber hazır oyun paketleri satmak isteyenler bile türemiş durumda:) Ama tabii bu tarz çözümlerin bazı güvenlik açıkları olabileceği ilk başlarda kimsenin aklına gelmiyor. Bu nedenle de Türkçe forumlarda hack’lenen AV Arcade tabanlı sitelerini nasıl kurtarabileceğini öğrenmeye çalışan birçok site sahibine rastlanıyor. Yabancı forum sitelerinde ise güncellemeleri tam olarak yapılmamış açık kaynak kodlu sistemlerinden veya tercihini warez’den yana kullanan sitelerden çalınmış üye bilgileri satılıyor.

Biz bu tarz üzücü bir duruma düşmemek için ücretli bir çözüm olan GameSiteScript‘i seçtik. Ve laf aramızda bu yazılımın en pahalı paketini aldık. Lisanslı bir yazılım seçmemizin nedeni Türkçe karakter sorunları için teknik destek almak, güvenlik sorunlarıyla uğraşmamak ve kısmen daha düzgün bir üye yönetimine sahip olmaktı. Anlayacağınız gerekli yatırım yapıldı:) Şimdi sıra geldi www.OYUNTARLASI.com adresini insanlara duyurmaya. İşte bu konuda tüm dostlarımın yardımına ihtiyacım var. Bana nasıl yardımcı olabileceğinize gelince;

  • Öncelikle eğer siz Flash oyunlardan keyif alıyorsanız sitemize üye olabilirsiniz. Ya da bu tarz oyunlardan hoşlanan bir arkadaşınız varsa sitemizden onu haberdar edebilirsiniz.
  • Bir web siteniz varsa tanıtım konusunda bize yardımcı olabilirsiniz. Sadece www.OYUNTARLASI.com link’ini sitenize ekleyebileceğiniz gibi eğer banner için boş alanınız varsa belki ücretsiz olarak sitemizin banner’ını yayınlarsınız. Özel boyutlu bir banner isterseniz hazırlayabileceğimizi unutmayın:)
  • Sitemizde yakın gelecekte 2000′e yakın oyun olacak. Doğal olarak bu oyunların açıklamaları şu an İngilizce. Yavaş yavaş Türkçe’ye çeviriyoruz ama bu konudaki yadımlara da açığız. Yani diyelim ki www.OYUNTARLASI.com adresinde bir oyun oynadınız ve çok beğendiniz. o zaman hemen söz konusu oyunun açıklamasını çevirip bana gönderebilirsiniz. Hatta sadece çeviri yapmayıp kendinizden de bir şeyler katabilirsiniz. Söylemek istediğim bire bir İngilizce metne sadık kalmak zorunda olmadığınız ve oyunda başarıyı getirecek bazı noktaları da ekleyebileceğiniz. Bu konuda kafanıza takılan sorular varsa sağ sütunda link’i bulunan İletişim Formu‘nu kullanarak bana ulaşabilirsiniz.
  • Eğer Facebook ve benzeri sosyal iletişim sitelerine üyeyseniz, bu sitelerdeki profilinizin bir kenarına www.OYUNTARLASI.com link’ini de ekleyebilirsiniz.
  • Sürekli takip ettiğiniz, üyesi olduğunuz forumlarda “yeni internet siteleri” veya “beğendiğim internet siteleri” gibi topic’ler varsa bu başlıkların altına www.OYUNTARLASI.com adresini de yazabilirsiniz. Hatta benim yaptığım gibi imza kısmına www.OYUNTARLASI.com yazarak, sitemizi arkadaşlarınıza birinci elden tavsiye edebilirsiniz.

Şimdilik www.OYUNTARLASI.com konusunda söyleyebileceklerim bu kadar. Umarım sitemiz internetin kötü yüzüne bulaşan oyun sitelerinin aksine daha nezih bir ortam olarak hizmet vermeye devam eder.

Unutmadan www.OYUNTARLASI.com’da en sevdiğim iki oyunu da sizlerle paylaşmak istiyorum. İlki bir klasik olan Shanghai Mahjongg, ikincisi ise NASCAR Drift Yarışı. Bakalım siz en çok hangilerini seveceksiniz?

h1

Turkishost

Çarşamba, Kasım 7th, 2007

İş dünyasının en önemli kurallarından biri büyük işlerin sadece ”büyük” insanlar tarafından yapılabileceğidir. Bu kural gözardı edildiği için Türkiye’de 1998′den sonra mantar gibi çoğalan internet tabanlı şirketlerin / girişimlerin büyük çoğunluğunun sonu hüsranla bitmiştir. İnternet tabanlı işleden kastım web sitesi yapmak, hosting hizmeti vermek gibi doğrudan worl wide web’i ilgilendiren iş kolları… Bu maceraların hüsranla bitmesinin en büyük nedeniyse birkaç üniversite öğrencisinin bir araya gelip günü kurtardıkları, harçlıklarını kazanıp ilk iş deneyimlerini yaşadıkları bu tür sistemlerin, genel anlamda o sektöre olan güvensizliğin temellini atmış olmasıdır. Yani 2000 yılında web sitesi açmak isteyen bir firma sahibi bu çocukların eline düşmüş, sonrasında ya arkadaşlar ortadan kaybolmuş ya da firma sahibi 5 kuruşluk işe 50 kuruş verdiğini farketmiştir. Bu da genel anlamda ülkemizde web tabanlı işlere mesafeli yaklaşılmasına neden olmuştur.

Bu aslında pek bir şey ifade etmeyen girişten sonra gelelim asıl konumuza. Bu yılın başlarında bir hosting paketi satın almaya karar verdim. Başta Amerika ve İngiltere’de kurulu birçok firmayı inceledikten sonra eşe - dosta nereyle çalıştıklarını sordum. Sonunda Selim, arkadaşı Fatih’in sahip olduğu Turkishost‘u önerdi. Kendisi de orayla çalışıyordu ve memnundu. Tek bir soru sordum; düzgün insanlar olup olmadığını merak ettim, ardından da birkaç gün içinde bir hosting paketi satın aldım.

İlk başlarda hemen hemen hiçbir şey host etmediğim için Turkishost ile ilgili herhangi bir sıkıntı da yaşamadım. Derken bir gün, akşam saat 18:00 gibi şirketin anasayfasındaki canlı bağlantı modülünü kullanarak kendileriyle kontak kurmaya çalıştım. Mesai saati biter bitmez karşımdaki temsilci offline oldu ve gitti. Bunu bir mail ile şirkete bildirdim, tabii ki cevap gelmesini beklemiyordum. Zaten gelmedi de:(

Geçen hafta da bu şirketin destek elemanlarıyla çok garip bir deneyim yaşadım. Yine sitedeki modülü kullanarak bir soru sordum. Şirketten bir yetkiliyle gerçek zamanlı yazışırken öğrendim ki destek sistemini kullanarak sorunumu iletirsem ve eğer yetkililer cevap vermeye gerek duyarlarsa cevap alacağımdı. Yani benim sorduğum soruya cevap verilmesi için oradaki birilerinin keyfi yerinde olmalıydı. Lafı fazla uzatmaya gerek yok, soruyu sordum ve birkaç saat sonra cevap geldi. Gayet yüzeysel ve yol göstermeyen bir cevaptı bu. Ve açıkça söylemek gerekirse karşıdaki “çok meşgul beyefendilerin” cevap verdikleri için kendimi şanslı hissetmem gerektiğini belli eden bir metindi. Yani “lütfen” verilmiş bir cevaptı.

Sorumu tekrarlayıp, daha detaylı bilgi vermeleri gerektiğini söyledim. Bu arada benim bir müşteri olduğumu “kalın kafaları” kolayca algılayabilsin diye hafif sert bir tavır sergiledim.

Ardından gelen mesajı ise bir cevap olarak değerlendirmek mümkün değil. Karşı taraftaki “ilkel yaratık” çocukken hiç sevilmemiş, sevgiye hasret bir ortamda büyümüş olmanın acısını benden çıkarmaya çalışıyordu. Mesaj diye yazdığı şeyi okuyunca bu yaratığın yazı yazabiliyor olmasına bile şükretmek gerektiği anlaşılıyordu:) Tek yaptığı şey çemkirmekti terbiyesiz herifin.

Yazdığım cevapta çemkirmekle yetinmiyorsa, onlarda kayıtlı olan adresime gelip beni dövmeyi de deneyebileceğini ama gelirken Turkishost’ta kaç tane LAVUK çalışıyorsa hepsini de toplayıp gelmesi belirttim. Malum sopayı bir kez yerinden çıkarınca böyle aile terbiyesinden uzak olan LAVUKların tamamına ders vermek lazım. Destek servisinden en son gelen cevap hakaretler içeriyor ve destek sisteminden yasaklandığımı belirtiyordu. Hiç vakit kaybetmeden o şirkete telefon açtım. Amacım ekran karşısında devleştiğini zanneden zavallı bir LAVUKla muhatap olmak değil, şirketin sahiplerine durumu anlatmaktı. Belki inanmayacaksınız ama telefonda üç aşağı beş yukarı aşağıdaki konuşmayı yaptık:

Ben: Merhaba, ben Ersin Akman. Şirketinizin sahibi veya müessese müdürü ile görüşebilir miyim?

Turkishost1: Burası teknik servis, şirket sahibi yok.

Ben: Peki orada görüşebileceğim bir yetkili var mı?

Turkishost1: Bir saniye…

Turkishost2: Efendim.

Ben: Merhaba, ben Ersin Akman. Şirketinizin sahibi veya müessese müdürü ile görüşebilir miyim?

Turkishost2: Görüşemezsin.

Ben: Neden görüşemem, kimdir şirket sahibiniz?

Turkishost2: Burada yok, buraya gelmez. Şirket sahibinin kim olduğunu size söyleyemem. Bu bilgiyi vermeye yetkili değilim.

Ben: Bu çok gizli bir bilgi mi?

Turkishost2: Siz bugün Turkcell’e telefon açıp şirket sahibini sorabiliyor musunuz?

Ben: Pardon ben kiminle görüşüyorum?

Turkishost2: Yusuf ben.

Ben: Göreviniz nedir?

Turkishost2: Teknik servis şefiyim.

Ben: Turkcell, İMKB’ye kayıtlı bir kuruluş biliyorsnuz. O nedenle sahibini öğrenmek için İMKB’ye başvurmak yeterli.

Turkishost2: O zaman Turkishost’un sahibini de ticaret odasından öğrenirsin.

Ben: Fatih Bey oranın ortaklarından biri değil mi? Onunla görüşmek istiyorum.

Turkishost2: Görüşemezsin. Fatih yurtdışında yaşıyor.

Ben: Arkadaşım sana çok basit bazı sorular soruyorum. Adam gibi sorular soruyorum, ama sen adam gibi cevaplar vermiyorsun…

Turkishost2: Bana adamlıktan bahsetme. Adam dedinmi işler durur. Sen benim adamlığıma karar veremezsin vs vs vs.

Bu zırvalara daha fazla dayanamadım ve “siktir lan” dedikten sonra telefonu kapattım.

***

Şimdi yazının en başında bahsettiğim büyük insanları ve büyük işleri anlıyor musunuz?

Şimdi siz siz olun müşterilerine yalan söyleyen bir şirketle asla çalışmayın. Siz siz olun kendisiyle ilgili yapılan yorumları müşterilerinden gizleyen bir şirketle asla çalışmayın (bkz. Hostbul.net). Siz siz olun müşerisinin sitesini kapatan, datalarına el koyan ve para iadesi de yapmayan bir şirketle de asla çalışmayın (bkz. R10.net).

Peki ben şimdi ne yapacağım?

Büyük bir ihtimalle o LAVUKlarla bir daha muhatap olmamak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Turkishost ile en azından bir yıllık hosting sürem bitene kadar çalışacağım. Süre sonunda ise ya çalışmaya devam ederim ya da dünya üzerindeki milyonlarca hosting şirketinden birine geçerim. Turkishost ise sadece kötü bir referans daha kazanmış olur…

h1

Yazdan Kalma Bir Gün

Pazartesi, Ekim 22nd, 2007

Geçen hafta Perşembe günü, yani takvimler 18 Eylül’ü gösterirken küçük bir kaçamak yaptık. Biricik sevgilim Mine ve ben, saatler 12:00′ı gösterirken Bostancı’dan kalkan ve ilk durağı Büyükada olan vapura bindik:)

Şansımıza geçen hafta İstanbul yazdan kalma günler yaşıyordu. Hele bizim ada seferine çıktığımız gün hava iyice sıcaktı. Doğal olarak Büyükada’ya adım atar atmaz önce meydandaki cafe’lerden birinde oturup kahvaltımızı yaptık. Sonra faytona atlayıp Aya Yorgi’ye gittik.

Tırmanışı anlatacak değilim ama Mine sağolsun ilk kez bu kadar çok ara vererek / dinlenerek çıktım:) Hatta şu kadarını söyleyebilirim ki çıkarken arkamızdan gelip bizi geçen turistler, mumlarını yakıp aşağıya inmeye başladıklarında biz hala çıkıyorduk:) Neyse dinlene dinlene bile olsa sonunda çıktık ve susuzluğumuzu giderip birer bira içtik tepede. Bir süre sonra epey kalabalık olan Alman öğrenci grubu da gitti ve ortam iyice sessizleşti. Umarım Allah herkese Ekim ayının ortasında, güneşli bir günde o tepeden manzarayı seyretme keyfini yaşatır. Bu arada yakın zamanda adaya gitmeyi planlayanlara da küçük bir bilgi notu iletmeliyim: Aya Yorgi’de iki tane küçük köpek yavrusu var. Çok sevimliler ama insanlarla araları pek iyi değil… Saat 15:00 gibi oturduğumuz masayı değiştirip gölgede kalmamayı başardık ve çok lezzetli bir kuzu şiş yedik. Minnoş kitap okurken ben bol bol ufka bakıp manzarayı seyrettim. Hava kararmadan önce de iniş yolcuğuna geçtik. Aslında biraz daha kalıp güneşin batışını da seyredebilirdik ama bir sonraki vapur için beklemek istemedik. Meydanda vapur saatini beklerken yediğimiz waffle’lar yüzünden bir ara patlayacağımı düşünsem de kazasız belasız Bostancı’ya ulaştık:)

Bu kadar yazıdan sonra asıl söylemek istediğim insanın güneşi özlediği… Kavurucu bir yaz geçirmiş olmamıza rağmen bir günlük ada kaçamağı bizi çok mutlu etti. Sanki oksijen depoladık. Kış iyice bastırmadan yağışsız ama serin bir gün aynı kaçamağı tekrar yapmak lazım…

h1

CeBIT Bilişim 2007

Pazartesi, Ekim 1st, 2007

Son bir haftadır birçok insandan e-mail’ler alıyorum. Herkes yarın başlayacak olan fuara gidip gitmeyeceğimi soruyor. Aslında uzun bir aradan sonra bu yıl gitmeyi ve sıradan bir teknoloji meraklısı olarak fuarı ziyaret etmetmeyi planlıyordum. Fakat malum aylardan Ramazan, trafik çok erken saatlerde kilitleniyor. Üstelik Ümraniye - Beylikdüzü arası en az 60 km, yani git gel 120 km. Anlayacağınız bu yıl da gitmeyeceğim.

Zaten fuara katılan şirket sayısındaki azalma da gösteriyor ki insanlar yavaş yavaş benim son iki yıldır söylediklerimi kavrıyor. Fuar her geçen yıl son kullanıcı için daha da çekilmez bir yer halini alıyor.

Biraz önce fuarın ana sayfasını ziyaret edip hangi şirketlerin bu yıl CeBIT’e katıldığına baktım. Tahmin edebileceğiniz gibi liste çok uzun. Tüm Katılımcı Şirketler link’i tamı tamına 47 sayfa. Ama gelin aklımda kaldığı kadarıyla fuara katılmayan şirketlere bir bakalım:

CeBIT BİLİŞİM 2007′ye Katılmayan Şirketler

  • MSI
  • ASUS
  • Samgung haricindeki cep telefonu üreticileri (Samsung katılıyor. Katılmayanlar Nokia, Sony Ericsson, LG, BenQ)
  • Multimedya
  • Boğaziçi Bilgisayar
  • HP
  • Intel
  • AMD
  • Gigabyte
  • Kont
  • Koyuncu
  • Turanlı
  • Datagate

Bu kadar şirket katılmıyorsa bir bildikleri vardır değil mi?

Önemli Not: Katılmadığından emin olduğunuz şirketleri bildirirseniz bu sayfadaki listeyi güncelleyebiliriz:)

Önemli Not 2: Artık geleneksel hale gelen fuar sonrası değerlendirme yazısında CeBIT’in yanlışlarını bir kez daha sıralayacağım. Merak edenler birkaç gün içinde yazıyı okuyabilirler.

h1

Bir İş Bankası Hikayesi

Cuma, Ağustos 17th, 2007

Bilenler biliyor ama sanırım bir kez daha söylemekten kimseye zarar gelmez; ben bankaları pek sevmiyorum. Aslında pek değil neredeyse hiç sevmiyorum. Allah’a şükür bu duygumun temelinde herhangi bir kötü deneyim yatmıyor. Yani bugüne kadar ödeyemediğim borcum filan hiç olmadı. Hatta neredeyse 15 yıldır kredi kartı kullanmama rağmen şimdiye kadar hiç ödememi geciktirmiş, borcumu taksitlendirmiş de değilim. Bu açıdan bakınca sanırım bankalar için pek iyi bir müşteri profili de çizmiyorum. Çünkü benden istedikleri kadar fazla para kazanamıyorlar ;) Ama yine de zaman zaman bankalara hizmet bedeli, hesap işletim ücreti, kart bedeli gibi isimler altında “haraç” veriyorum :( Tek tesellim bu oranlar konusunda pek titiz olmam. Bu nedenle de benden vermeye razı olduğumdan fazlasını almaya niyetlenenle tüm münasebeti hemen kesiyorum.
Bu arada unutmadan şimdiye kadar iki kere bankada çalıştığımı da söylemeliyim. Anlayacağınız hayatımın iki farklı döneminde ben de banka personeliydim. Pamukbank ve TEB’den kazandığım paralarla ev kiramı ödemişliğim vardır… Bankalara düşman olma nedenim tabii ki sadece David Fincer’ın Edward Norton ve Brad Pitt’i buluşturan başyapıtı “Figh Club” değil. Bu sevmeme halinin ana kahramanları aslında banka çalışanları. Çünkü banka personelinin biz mudilerle temas eden kısmının insan sıcaklığından uzak, robotvari yaratıklar olması da, genel müdürlük binalarını dolduran iyi eğitim görmüş çocukların züppelikleri de beni acayip sinirlendiriyor.
Neyse gelelim asıl konumuza.
Geçen hafta Cuma günü, yani 11 Ağustos’ta oğlum Doğuş’u Harry Potter serisinin son filmi “Harry Potter ve Felsefe Taşı”na götürdüm. Malum film Türkiye’de o gün vizyona giriyordu ve Doğuş’un hemen seyretmesi gerekiyordu. Şimdiye kadar çekilen tüm Harry Potter filmlerini hem sinemada hem de evde ağzından sular damlayarak defalarca seyreden Doğuş’un J.K. Rowling tarafından yazılan ilk Harry Potter kitabı “Harry Potter ve Felsefe Taşı”nı okumayı reddetmesiyse ayrı bir konu. Ve belki bu konuyu da gelecekte bir gün bu sayfalara yazarım.
Filmi seyretmek için Zeytinburnu Olivium’daki CineCity’ye gittik. Laf aramızda ben CineCity sinemalarını severim ve eğer seçenekler arasında CineCity varsa tercihimi bu salonlardan yana kullanırım. Doğuş’u filme soktuktan sonra İş Bankası’nın Olivium şubesindeki ATM’den 1000 YTL’ye yakın para çektim. Aslında İş Bankası benim yıllardır uğramadığım ama bu sefer zoraki olarak işimin düştüğü bir kurum. Fakat ATM nedense ödemeyi 10 ve 20 YTL’lik banknotlarla yaptı. Malum havalar da sıcak, yani üzerimde penye bir şort var; cepleri arabanın anahtarıyla kimlik, kredi kartı gibi elzem şeyleri ancak alıyor. O kadar çok parayı o şortun ceplerine sığdırmak mümkün değil.
Parayı çektikten sonra bütünletebilmek umuduyla şubeden içeri girdim. Şöyle bir etrafa bakınınca güvenlik görevlisiyle göz göze geldim ve derdimi anlattım. Görevli para bütünlemediklerini ama yine de şansımı bankolarda deneyebileceğimi söyledi. Bankolara doğru yöneldim ama bankoda çalışanların sizi adam yerine koyup sorduğunuz soruya cevap vermeleri pek mümkün olmadığından arkada oturan ve tavırlarından o çöplüğün en sıkı horozu olduğu belli olan bir bayana derdimi anlattım. Önce beni şöyle bir süzdü ve orasının para bütünleme yeri olmadığını söyledi. Parayı ATM’den çektiğimi, böyle 10’luk ve 20’likler verildiği için koyacak cebim olmadığını anlatmaya çalışırken “her gün sizin gibi iki kişi gelse biz burada çalışamayız” dedi. Ona parayı ATM’i kullanarak veya şubeden geri yatırabileceğimi, sonra da şubeden tekrar çekebileceğimi, böyle yaparsam çalıştığı şirketin boşu boşuna zarar edeceğini söyleyecekken sarışın fettan bombayı patlattı “kasayı tutan arkadaş şu an yok, istersen numara alıp sıraya gir, sıra sana geldiğinde belki arkadaşlar yardımcı olurlar.” Yani beylerin, bayanların keyfi olursa bana yardım edecekler, çünkü onlar bana bu konuda yardımcı olmak zorunda değiller. “O kadar yorgunum ki sizinle tartışamayacağım” diyip şubeden çıktım. Doğuş’un Harry Potter’ı bitene kadar (film yaklaşık üç saat sürüyor) CineCity’nin fuayesinde elimde o paralarla bekledim. Peki ne mi oldu?
Artık İş Bankası şubelerinin önünden bile geçmemeye çalışıyorum. Bu yazıyı yazdıktan sonra bankanın web sitesindeki iletişim formunu kullanarak yazdıklarımın İş Bankası Zeytinburnu Olivium şube müdürü ve İstanbul Bölge müdürlüğü tarafından da okunmasını sağlamaya çalışacağım. Tabii ki cevap gelmeyecek. Gelse bile abuk sabuk bir şeyler söyleyecekler. Ben de en son 7 – 8 yıldır uğramadığım ama bir talihsizlik sonucu Olivium şubesi aracılığıyla çalışanlarının ne kadar boktan insanlar olduğunu hatırladığım İş Bankası’yla hayatımın geri kalanında bir daha temas etmemeye çalışacağım.

h1

Feribotla İstanbul - Bodrum

Çarşamba, Ağustos 8th, 2007

Söylemesi ayıptır ama İstanbul son yılların en sıcak günlerini yaşarken sevgilim Mine ve ben Bodrum’un birbirinden güzel koylarında denize giriyor, bazen kumsallarda bazen de beach’lerde minderlerin - şezlongların üzerinde uyukluyorduk.

Neden Feribot?

Bu yıl bir değişiklik yaptık ve İstanbul’dan Bodrum’a uçakla değil feribotla gittik. Aslında ilk planımız arabayla gitmekti. Bandırma’ya kadar İDO‘nun feribotuyla gidip, sonra içimizdeki trafik canavarına kulak asmadan yola devam edecektik. Bu şartlar altında feribot bize gidiş - dönüş ortalama 400 YTL’ye, toplam yolculuk ise 400 YTL ve Bandırma - Bodrum - Bandırma arasındaki mesafenin benzin parasına mal olacaktı. Ama trafikle uğraşmak istemediğimiz için bu fikirden vazgeçtik. Eğer Perşembe sabahı yola çıkabilseydik bu rotayı izleyebilirdik. Ne de olsa Cuma hariç hafta içi günlerde Bodrum istikametine pek trafik olmazdı. Ama Mine’nin bir toplantısı nedeniyle Perşembe gününü İstanbul’da geçirmemiz gerekiyordu.

Sonra “Uçakla gidelim, Bodrum’da da araba kiralarız. Hatta arabayı sadece ihtiyacımız olan günler kiralar, ekonomi yaparız” dedik. Ne de olsa havayolları arasındaki rekabet nedeniyle 59 YTL’den başlayan fiyatlarla uçmak mümkündü. THY ve Atlas Jet‘in web sitelerini kontrol edince gördük ki 59 YTL’ye uçabilmek için aylar öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Bizim bulabildiğimiz en uygun bilet 149 YTL idi. Yani iki kişi, gidiş - dönüş için 600 YTL ödeyecektik. Ancak her iki havayolu şirketinin web sitesinde de ödeme sayfasına geldiğimizde vergi ve hizmet bedeli için ortalama 100 YTL fazla ödememiz gerektiğini görünce bu fikirden de vazgeçtik. Çünkü 700 YTL uçağa, 10 gün kalacağımız Bodrum’da da en az 500 YTL abara kiralamaya verme fikri pek hoşumuza gitmedi.

Sonra Bodrum’da araba kiralayan bir ahbabımızdan İstanbul - Bodrum feribot seferlerinin başladığını öğrendik ve Deniz Line‘a ulaştık. Yolculuk 24 saat sürüyordu. Feribotta yüzme havuzu, spor salonu, restoran, cafe filan vardı. İster konfor seviyesi birbirinden farklı kamaralarda istenirse de en ekonomik şekliyle pulmanda yolculuk edilebiliyordu. İşin en güzel yani bizim tatile denk düşen gidiş ve dönüş günlerinde de sefer vardı. En ucuzundan kamara + araba için 710 YTL verdik ve biletimizi aldık:)

Gemi Yolculuğu

İstanbul’dan Bodrum’a feribotla gitmenin en güzel yanı gemiye adımınızı atığınız anda tatilin başlıyor oluşu. Yani güneşlenmek, kitap okumak veya yatıp uyumak için yeterince zamanınız oluyor. Geminin farklı salonlarına yerleştirilmiş LCD ve plazma ekranlardan televizyon seyretmek de mümkün. Tabii bence işin en önemli yanı gemi yolculuğunun insanı rahatlatması. Bol oksijen ve iyotun tüm yorgunlukları alıp götürmesi.

Beğenmediklerim…

Her şeyden önce gemide yeme - içmenin acayip pahalı olduğunu söylemem gerekiyor. Ne kadar mı pahalı? Şöyle bir örnek vereyim: Efes Pilsen’in küçük kutu birası feribotta 8 YTL fiyatla satılıyor . Bodrum’a iner inmez alışveriş yaptığımız Ortakent - Yalıkavak sapağındaki KİPA’da ise aynı bira 1,50 YTL’ye satılıyordu. Şimdi baktım, Migros’taki satış fiyatı ise 1,66 YTL. Başka bir örnek vermek gerekirse soda 3 YTL. Açık büfe akşam yemeği kişi başı 39 YTL ki bu fiyata içecekler dahil değil. İki kişi yemekte bir de küçük Tekirdağ içerse 125 YTL hesap ödüyor. Akşam yemeğine 125 YTL ödemeyi göze alan iki kişinin, Mezzaluna‘da gayet güzel pizzalar yiyebileceğini, Tike‘de kebabın dibine vuracağını sanırım söylememe gerek yok. Ama gemide makul ve mantıklı fiyatlara bir şey yemek mümkün olmadığı için ya aç kalacaksınız ya da bu rakamları kabulleneceksiniz. Bir diğer seçenek ise yanınıza sandviç, bisküvi gibi bir şeyler alıp, yolculuğu onunla tamamlamak olabilir ama öyle ya da böyle en azından suya para vereceğinizi unutmayın. Zaten gördüğüm kadarıyla tecrübeli yolcuların tamamı yiyeceklerini yanlarında getirmişti. Evet bu yasak ama sen içeride fahiş fiyatlara satış yaparsan buna engel olamazsın. Oysa fiyatlar makul olsa emimin çok daha fazla satış olur ve toplamda daha çok net gelir elde edilebilir. Hem böylece müşteri memnuniyi de artar ve başta çocuklu aileler olmak üzere insanlar feribot yolculuğuna daha sıcak bakmaya başlarlar.

Sonra gemideki havuz, bir havuzdan çok çocukları eğlendirmek için düşünülmüş bir detay sanki. Yani o kadar küçük ki yüzmek mümkün değil. Ancak serinlemek için kullanılabilir. Zaten açıkça söylemek gerekirse Bodrum’a tatile giderken veya tatilden dönerken kimsenin küvetten bozma bir havuza tenezzül etmeyeceği de bir gerçek.

Ve tabii ki yolculuğun 24 saat sürmesi…Sanırım ilk başlarda bu yolculuk 24 saat değil 16 saat olarak düşünülmüş. Ama yakıt tasarrufu amacıyla sonradan 24 saate çıkarılmış. Bizim yolculuğumuz giderken de gelirken de 24 saatten fazla sürdü. Bu yolculuk sırasında anladım ki benim gibi sabırsız insanlar için 24 saat yolculuk pek keyifli değil. Hele ki yolculuk rötar veya başka bir nedenle uzuyorsa…

Dönüş yolculuğunda feribot neredeyse bomboştu. Öyle ki bazı salonlar kapatılmıştı bile:) Gerçi bizim döndüğümüz seferin ek sefer olduğunu da unutmamak lazım ama yine de insanın aklına “farklı seferler için farklı fiyatlandırma yapılamaz mı?” sorusu geliyor.

Gelecek Yıl???

Tüm bu saydığım negatif yönlere rağmen eğer önümüzdeki yıl da tatil için yedi günden fazla zamanımız olursa yine Bodrum’a feribotla gideriz diye düşünüyorum. Tabii bu sefer giderken de gelirken de erzak ve içecek konusuna daha fazla kafa yorarız;) Hatta en son ben küçükken pikniğe giderken kullandığımız portatif buzdolabını bile yanımıza alabilirim:) Düşünün feribotta harcadığımız para canımı ne kadar yakmış:)

h1

Live Earth

Pazartesi, Temmuz 9th, 2007

7 Temmuz günü, yani geride bıraktığımız Cumartesi, küçük bir ara dışında tüm günümüz televizyon karşısında geçti. Çünkü NTV, tüm günü Live Earth konserlerine ayırmıştı. Hatta Pazar sabahı saat 8:45 gibi çok erken bir saatte uyandığımda bile NTV hala yayındaydı. Dün gece saat 23:15′te de tüm konserlerden bir best of derleyerek tekrar verdiler. Sanırım bu akşam da yine bir seçki yayınlayacaklar. Tüm bu yayınlar için NTV’ye teşekkür etmek lazım ama nedendir bilinmez saatlerini televizyonun karşısında geçiren biri olarak içimden bir ses NTV’nin bir şeyi eksik / yanlış yaptığını söylüyor. İnanın sorunu tam olarak isimlendiremiyorum ama neredeyse tüm hafta sonunu Live Earth izleyerek geçirmiş biri olarak daha iyi bir yayın şablonunun kullanılabileceğini düşünüyorum.

İşin Çevreci Kısmı

Gazetelerden okuduğum kadarıyla bazı radikal çevreci gruplar, bu konserlere katılan sanatçıların sahneye çıkacakları kentlere özel jetleriyle uçması nedeniyle atmosfere salınan zararlı gazlar ve konserleri izleyen kalabalığın oluşturduğu çöpler yüzünden konserin amacına hizmet etmediğini düşünüyormuş.

Ben bu fikre hiç katılmıyorum. Eğer bu konserler nedeniyle, konserleri izleyen insanların % 1′i bile evde televizyon seyrederken bir lamba kapattıysa, %0,1′i aralarda verilen mesajlardan / önerilerden birini benimseyip günlük yaşamında uygulama kararı aldıysa bence hedef 12′den vurulmuş demektir.

İşin İstanbul Kısmı

Al Gore’un İstanbul ziyaretini hatırlıyor musunuz? Siz de bütün hafta sonunu benim gibi televizyon ekranına odaklanarak mı geçirdiniz? Organizasyonun büyüklüğünü görmek sizin de içinizi burktu mu? Eğer bu soruylara siz de “evet” cevabını veriyorsanız iptal edilen İstanbul konseri için aynı şeyleri düşünüyoruz demektir. Ne kadar büyük bir fırsatı teptiğimizi görmek gerçekten çok üzücü. Tanıtım işi Boğaz Köprüsü’nü ışıklandırmakla bitmiyor… Formula 1′e İstanbul’un eklenmesiyle veya Ayasofya’nın yeni açıklanan dünyanın yedi harikası listesinde aday olmasıyla da bitmiyor.

Artık yaz aylarında neredeyse her hafta sonu bir partinin, bir konserin olduğu şehrimiz Live Earth organizasyonundan çıkarılıyor. O zaman bana düşen sadece ”yazıklar olsun” demek. Ahmet Necdet Sezer’e yazıklar olsun, Recep Tayyip Erdoğan’a yazıklar olsun, Abdullah Gül’e yazıklar olsun, Kadir Topbaş’a yazıklar olsun, Rifat Hisarcıklıoğlu’na yazıklar olsun, daha doğrusu bu ülkeyi yöneten veya yönetmeye aday olan herkese yazıklar olsun!

İşin Müzik Kısmı

Gelelim işin bana en çok keyif veren kısmına, yani müzik faslına. Tabii ki söze Metallica ile başlayacağım:) Kameralar Kirk’ü sahnede gösterdiği an neler olacağı belliydi sanki:) Beni en çok etkileyen an “Nothing Else Matters” çalarken kameranın birkaç saniyeliğine seyircilere dönmesi oldu. Önde benim yaşlarımda sarışın bir adam, arkada ise taze bir delikanlı “Nothing Else Matters”ı söylüyordu. Dediğim gibi adam benim şu anki yaşlarımda, delikanlı ise 1991′de Metallica’nın kara kaplı albümünü ilk dinlediğim zamanki ben yaşlardaydı… Sonra bir zamanlar Cat Stevens olarak bilinen Yusuf İslam çıktı. Sanırım Müslüman olup adını değiştirdikten sonra “Wild Word”ü ilk kez söyledi. Ya da ben öyle biliyorum. Çünkü şimdiye kadar Yusuf İslam’ın “Wild Word”ü söylediğini ne duymuş, ne de okumuştum. Madonna’nın Live Earth için yaptığı şarkı mükemmeldi. Sahne şovu ise her zamanki gibi 10 numaraydı:) Live 8′e Pink Floyd olarak katıldıkları için burada da tam kadro göreceğimizi umduğum ekipten sadece Roger Waters gelmişti. Ama ben henüz Roger Waters’u seyredemedim. Umarım o da bu akşama kısmet olur:) The Police, Bon Jovi, Duran Duran, Snoop Doggy, Red Hot Chili Peppers, Reamonn, Pussycat Dolls, Lenny Kravitz, Foo Fighters… Hepsi çok iyiydi.

NTV yönetimi bu konseri CNBC-e’de veya E2′de kesintisiz bir kez daha vermeyi düşünmez mi acaba???