Archive for the 'Ivır – Zıvır' Category

h1

Sensus

Çarşamba, Haziran 9th, 2010

Hafta sonu evde İstanbul Life dergisinin Haziran sayısını karıştırırken gördüm Sensus’u. Tabii hemen soluğu Sensus’da aldık ;)

Aslında Sensus için adrese, web sitesine filan gerek yok. Sensus, Galata Kulesi’nin hemen karşısındaki Anemon Oteli’nin bodrum katında bir şarap evi. Gerçi mekânın işletmecileri web sitelerinde Sensus’u “şarap butiği” olarak tanımlamışlar. Benim gönlümden geçense burası için “şaraphane” demek ama bence bir mekânın şaraphane olabilmesi için kendi şarabını, orada yapıyor olması gerekiyor. Bu açıdan bakınca hayatımdaki (kendimce) tek şaraphaneyi Kapadokya’da gördüğümü söyleyebilirim. Gerçi eminim Turasan’ın “fabrika satış mağazası”nı benden başka “şaraphane” olarak tanımlayan yoktur ama olsun :)

Neyse gelelim Sensus’a. Sensus gayet aydınlık, sadece şarap satan bir mekân. Web sitelerindeki bilgiye göre raflarında 400’den farklı çeşit yerli şarap varmış. Oraya gittiğinizde bu 400 rakamının hiç de abartılı olmadığını göreceksiniz çünkü mekân tam bir şarap cenneti. Benim için asıl güzel olansa mekânın dinginliği; ışıklandırmasından dekorasyonuna kadar insanı rahatlatmak için düşünülmüş olması. Ayrıca fiyatları çok uygun.

Sensus bir şarap restoranı değil! Yani bir yiyecek menüsü yok. Sadece şarap ve peynir var. Tabii bir de çok ilgili ve gayet bilgili olduğunu belli eden çalışanları var. Ben Sensus’u da, çalışanlarını da çok sevdim. Anladığım kadarıyla sevgilim de mekâna bayıldı. Umarım oraya her gittiğimizde oturacak iki koltuk buluruz.

www.sensuswine.com

(212) 245 56 57

h1

Ada vapuru yandan çarklı

Salı, Nisan 6th, 2010

Önemli not: Bu yazıyla ilgili çok değişik bir eleştiri aldım. Sevgilim burada paylaştığım fiyat bilgilerinden rahatsız olduğunu söyledi. Bu bilgilerin sanki Büyükada’da yaptığımız harcamalardan şikayetçi olduğum fikri çıkabileceğini, en yalın haliyle okuyanlarda benim cimri olduğum fikri oluşturabileceğini söyledi. Ben sadece 2010 yılının Nisan ayında adada geçirilecek bir hafta sonunun maliyeti konusunda bilgi vermek istemiştim. Başka bir amacım yoktu :)

 

Yaş kemale erdi ama ben daha adalara yeterince gidemedim :( İstanbul’da doğup, büyümeme rağmen üçüncü ada ziyaretimi ancak geçen hafta sonu (3 – 4 Nisan) gerçekleştirebildim. Ve fark ettim ki ada beni rahatlatıyor; yeşile sinen iyot kokusu bana iyi geliyor. İlk kez adaya hafta sonu gittiğim için kalabalık nedeniyle biraz şaşırdım. Paskalya tatili için İstanbul’a gelen bütün turistlerin Büyükada’yı ziyaret edecek zaman bulmasınaysa şaşırdım, ama yine de keyifliydi. İyi ki güzel sevgilimin lafını dinleyip gitmişim :) Ama tabii ki söyleyeceklerim / paylaşacaklarım var ;)

 

Panorama Butik Hotel

Kaldığımız otelin manzarası gerçekten mükemmeldi. Otel, Büyükada deniz otobüsleri iskelesinin tam karşısındaki yamaca kurulduğu için, adı gibi panoramik bir manzarası vardı. Ancak anladığım kadarıyla otelin bazı odaları bu manzaraya bakmıyor, o nedenle rezervasyon sırasında iyice bilgi almak gerekiyor. Mesela biz manzaralı bir odada kalabilmek için gezimizi bir hafta erteledik. Bu oteli seçmemizinse özel bir nedeni yoktu. Google’da yapılan standart bir arama sonrası kontak kurulan otellerden biriydi. Doğal olarak insan Büyükada’da çok geniş, çok konforlu bir otel odası beklemiyor zaten. Ayrıca adaya, otel odasında oturmak için de gelmiyorsunuz. O nedenle odamızın konforuyla ilgili bir sorunum yok. Ama Pazar sabahı yaptığımız kahvaltıyla ilgili bir şeyler söyleyebilirim. Çok fakir bir açık büfemiz vardı. Zaten küçük olan balkonda, kahvaltı büfesi için de mümkün olan en az yer ayrıldığından, otel çalışanları biten peynir, zeytin, salam tabaklarını zaman yitirmeden yenileriyle değiştiriyordu. Fakat çok fazla seçenek de zaten sunulmuyordu. Öte yandan oteldeki oda sayısı, kalan insan sayısı belliyken kahvaltının ortasında simidin bitmesi bence kötü bir yöneticinin işi olmalı. Simidin durumunu sorduğum yetkili, simit aldırmak için birini pastaneye gönderdiklerini söyledi. O zaman aklımdan “bir gecelik konaklama bedeli olarak 200 TL fiyat belirleyen yönetimin, konuk sayısıyla doğru orantılı simit alma konusunda” biraz cimri davrandığını geçirdim. Bir de iyi bir günümdeydim, yoksa otele girişte “ücreti şimdi mi, çıkışta mı ödeyeceksiniz? Çıkışta ödeyecekseniz kredi kartı bilgilerinizi hemen almalıyız” tavrına ve üzerinde TC kimlik no yazmadığı için sürücü ehliyetimin tek başına geçer kimlik belgesi olarak kabul edilmemesine sorun çıkarabilirdim. Dedim ya ada beni rahatlatıyor, denize bu kadar yakın olduğum zaman mümkün olduğunca az sorun çıkarıyorum ;) Neyse sonuç olarak, genel anlamda otelden şikayet etmek mümkün değil. Önerir miyim? Gönül rahatlığıyla. Bir daha kalır mıyım? Daha güvenilir bir kıyaslama yapmak için diğer otellere şans vermeyi tercih ederim.

www.panoramabutikhotel.com

(216) 382 30 30

 

Yücetepe Kır Gazinosu

Paskalya ve hafta sonu nedeniyle çok kalabalık olan Büyükada’da bisiklete binmedik. Aya Yorgi’ye faytonla gittik. Ama ne yalan söylemeli Aya Yorgi tırmanışının başladığı Lunapark Gazinosu’na kadar faytonla gelmek için 20 TL ödemek bana biraz dokundu. O nedenle dönüş yolculuğunda faytona binmeyip, yürüdük ;) İstanbul’a dönünce Adalar Belediyesi’nin web sitesinde fayton tarifesini buldum. Bence tüm fiyatlar bir kez daha gözden geçirilmeli.

Benim için Aya Yorgi’ye çıkmak demek, Yücetepe Kır Gazinosu’nda zaman geçirmek demek! Kiliseyle, mimarisiyle veya bu kilisenin Hıristiyanlar gözündeki yeriyle nedense hiç ilgilenmiyorum. O yokuşu, sonrasında kavuşacağım manzara, tatlı esinti ve şarap için çıkıyorum.  Yine öyle yaptım :) Bu arada Yücetepe’nin hafta sonları self- servis olduğunu da öğrenmiş oldum. Neyse ki benim “güzel kızım” sıraya girdi ve masaya iki şiş sucuk, bir çoban salata, patates kızartması, yaprak sarma ve bir şişe kırmızı şarapla döndü. Yanlış hatırlamıyorsam hepsine 60 TL civarı bir ödeme yaptığını söyledi. Sucuk ve çoban salata her zamanki gibi çok güzeldi. Burada yapılan salatayı nedense çok seviyorum sanırım kullandıkları zeytin yağı beni baştan çıkarıyor. Eğer yanlış hatırlamıyorsam daha önceki ziyaretlerimde farklı bir şarap içmiştim. Belki şarabın markasını değiştirmiş olabilirler ama gayet güzeldi. Bir dahaki sefere hafta içi gelmeye ve tüm günü bu güzel yerde kitap okuyarak geçirmeye karar verdik :)

www.yucetepe.com

(216) 382 13 33

 

Yemek olayı

Yukarıda o kadar zamansız yemişiz ki akşam yemeği olarak düşündüğümüz rakı – balık olayına giremedik. Otelde akşamları “bir eğlence, bir varyete,” daha doğrusu canlı müzik varmış. Otele giriş yaparken konuyla ilgili uyarılmış, pardon bilgilendirilmiştik. Olay anında da telefonla durumdan haberdar edildik. Bu atraksiyona katılmamak için sevgilimi ikna edip, soluğu meydandaki birahanelerden birinde aldık. Bir salata, bir porsiyon midye tava, bir porsiyon kalamar, bir çupra (ben çipura değil çupra demeyi tercih ediyorum) ve iki tane de 50’lik fıçı Efes’e 60 TL ödedik.

 

Prinkipo Restoran

Restorandan verdikleri satış fişinde Pirinkipo yazıyor ama sanırım doğrusu Prinkipo olmalı; o nedenle ara başlığa Prinkipo yazdım. Rakı – balık olayına girmesek de geceyi rakıyla bitirmek istedik. Gündüz dolaşırken diğerlerinden biraz uzakta olan Prinkipo dikkatimizi çekmişti. İskelenin hemen solundakiler gibi turistik değil de, daha lokal bir yere benziyordu. O nedenle buraya gittik. Ne yazık ki tatlıları yokmuş; portakal, elma ve çilekten oluşan bir meyve tabağına ve büyük şişeden bölünen 20’lik Yeni Rakı’ya 30 TL ödedik. Ortam gayet güzeldi. Turistik değil, lokal tespitimiz de doğruydu. Ama içeride hemen hemen her masada sigara içiliyordu. Bu şikayetimizi mekânın işletmecisine ilettiğimizde sigara içenlere müdahale ederse iş yapamayacağı, ekmeğinden olacağı cevabını aldık. Hemen hesabı ödeyip, oradan ayrıldık. Dün bu işletmeyi Adalar Belediyesi’ne şikayet ettim. Belediyeden bir cevap alamazsam şikayetlerime devam edeceğim.

(216) 382 35 91

İşte böyle; ada vapuru yandan çarklı…

h1

Soğuk bardak, sıcak Efes

Pazartesi, Mart 22nd, 2010

Son zamanlarda yemek yediğim birçok yerde bardağın soğuk, biranın sıcak olduğunu fark ediyorum. Tamam gerçek anlamda sıcak değil ama genellikle masaya servis edilen şişe bardaktan daha sıcak oluyor :(

Biranın soğuk içilmesi gerektiğini en az benim kadar restoran işletmecileri de biliyordur diye tahmin ediyorum. Ayrıca Efes Pilsen’in mutlaka bir saha ekibi vardır ve bu ekipteki arkadaşlar düzenli aralıklarla mekânları ziyaret edip, markalarının nasıl temsil edildiğini filan kontrol ediyorlardır diye umuyorum.

Bu yazıyı neden mi yazıyorum? Çünkü Kanyon’da iki farklı mekânda ısmarladığım Efes, masaya sıcak geldi. Daha doğrusu masaya gelen şişe, olması gereken soğuklukta değildi. Hatta geçenlerde Kanyon’da açılan Mezzaluna Express’te masaya gelen bardak, Efes şişesinden çok daha soğuktu. Kanyon’da (kısmen) sıcak Efes servisi yapan diğer restoranımsa Sosa. Bu arada Sosa’nın house şarabı bence pek iyi değil, kimseye tavsiye etmiyorum.

Peki Efes Pilsen bu konuda ne düşünüyor?

Neyse bu konuda asıl muhatabın Efes Pilsen olduğunu düşündüğüm için onlarla kontak kurmaya çalıştım. Öyle ye koca Efes’in sıcak bira konusunda bir açıklaması, bir önlemi mutlaka olmalıydı. Ama Efes Pilsen’in web sitesindeki iletişim formu çalışmıyordu. Ben de sitedeki iletişim sayfasında bulunan mail adresine bir e-posta göndererek öncelikle kontak formlarının çalışmadığını belirttim. Ardından da konuyu ilettim. Ama gelecekte anlamsız SMS mesajları almamak için telefon numaramı özellikle paylaşmadığımı da belirttim.

Efes’ten gelen cevapta “Size ulaşabilmemiz için iletişim bilgilerinizi rica ederiz.” diyordu. Cevap olarak “Ulaştınız işte, sorunu e-mail ile çözebiliriz” gibisinden bir şeyler yazdım. Gelen cevap ilkine göre çok daha açıklayıcı ve bilgilendiriciydi; “Size ulaşabilmemiz için telefon bilgilerinizi rica ederiz.” diyordu.

Sonuç olarak vazgeçtim. Demek ki soğuk bardak, sıcak Efes konusunda Efes Pilsen’in de söyleyebileceği çok bir şey yokmuş.

h1

Web sitelerindeki etiketler

Perşembe, Şubat 25th, 2010

Son yedi aydır özel bir işim nedeniyle her gün ortalama bir saat internette sörf yapıyorum. Yürüttüğüm bir projeyle ilgili forumlarda ve blog sayfalarında yazılan yazıları, yorumları kontrol ediyorum. Her ay sonunda da kayda değer bir içerik barındıran sitelerin Alexa Rank’lerini not ediyorum. Tahmin edeceğiniz gibi pek keyifli bir iş değil :(

Belirli anahtar kelimelerle Google’da yaptığım aramalar sonunda ziyaret ettiğim yeni web sitelerindeki benzer içeriğe ulaşmak konusunda da etiketlerden (tags) yardım alıyorum. Özellikle blog sayfalarında etiketler işimi çok kolaylaştırıyor. Ne mutlu ki vBulletin gibi birçok hazır forum sistemi de artık etiket özelliğini destekliyor. Yani etiketler sayesinde işim bir nebze olsun kolaylaşıyor.

Ama ne yazık ki ziyaret ettiğim web sitelerinin çoğunda, site sahiplerinin etiketlere gereken özeni göstermediğine şahit oluyorum. İnanır mısınız bugün bir sitedeki etiket yumağı içinde “ile” bağlacını bile gördüm. Bildiğiniz gibi hem blog, hem forum sistemleri, yazılan yazının veya açılan konunun başlığındaki kelimeleri otomatik olarak etiket bulutuna ekleyebiliyor. Bizim site yöneticilerimiz de etiketleri hiç kontrol etmeden yazdıkları yazıyı yayınlıyorlar. Sonuç olarak da etiket bulutları arasında ziyaretçiye hiçbir kolaylık sağlamayan “ile” gibi kelimeler olabiliyor. Ya da Münevver ayrı bir etiket, Karabulut ayrı bir etiket olarak karşınıza çıkabiliyor.

Sanırım ziyaretçilerin hayatını kolaylaştırması gereken, içeriğin kolayca kategorize edilebilmesini sağlayan etiket bulutlarına biraz daha dikkat etmek gerekiyor. Site sahipleri daha kaliteli hizmet için dikkat ederken, ziyaretçiler de küçük bir gülümseme için “ile” benzeri faydasız elemanlara dikkat edebilir :)

h1

3D, torrent’i öldürür mü?

Salı, Şubat 16th, 2010

Benim üç boyutlu film maceram “U2 3D” ile başladı. Biz çocukken ara ara vizyona giren ve o günlerin şartlarına göre üç boyutlu olarak kabul edilen filmleri saymıyorum tabii. “U2 3D”den çıktıktan sonra filmin nasıl olduğunu soranlara “hayatımda izlediğim en güzel konser” dediğimi hatırlıyorum. Gerçekten de öyleydi. Şimdi bile filmin çekildiği tüm Güney Amerika konserlerini izlemiş gibi hissediyorum ;)

İkinci deneyimimse “Avatar”dı. Bence üzerine söylenecek çok bir şey yok; “yok öyleymiş, yok böyleymiş”lere hiç katılmıyorum. Beğenmeyenleri anlamıyorum. Ki ilk başlarda, film daha vizyona girmeden çok önce duyduklarım bende bir antipati yaratmıştı. Bence üzerine konuşulacak çok şey var; herkes filmde en çok beğendiği şeyi, beğenmeyenlere anlatmalı. Filmi izlerken aklına başka bir şey gelip gelmediğini düşünmeli. Gerçekle, gerçek olmayanın buluştuğu sahneleri bir kez daha hatırlamaya çalışmalı.

Son üç boyutlu filmim ise “Garfield’s Pet Force” oldu. Aslan oğlum Doğuş’la birlikte filmi seyrederken, sinema endüstrisinin düştüğü duruma şaşırdım :) Koca bir endüstrinin, internet üzerinden yapılan paylaşımı azaltabilmek adına maliyetlerin yükselmesine katlanmasını, DVD satışlarının belli süre için azalma riskini almasını üzüldüm :) Demek ki torrent’ler gerçekten Hollywood’dakilerin kazançlarını fena halde düşürmüş. İnsanları tekrar sinema salonlarına çekebilmek adına ne yapacaklarını şaşırmışlar. Ürünü farklılaştırma çabaları sonucunda da yok 50 yılın şehir efsanesi üç boyut teknolojine sırtlarını dayamışlar. İyi de yapmışlar:)

Kısa bir süre önce, Panasonic Türkiye’nin açılışı yapılırken öğrendim ki Panasonic Hollywood’da üç boyutlu filmlerin üretim aşamasını kolalaştırmak için bir stüdyo bile kurmuş. Şimdi de 3D teknolojisiyle destekli, ev sinemasına sistemlerin üretimine hız veriyor. Zaten İstanbul’da yapılan lansmanda  bu sistem de tanıtıldı.

Şimdi ortaya çıkan durum bence çok basit. 3D teknolojisi, Hollywood patronlarına torrent ile mücadele konusunda zaman kazandıracak. Sonrasında aynı sistemler evlere de gireceği için insanlar yine filmlere bir şekilde ulaşıp evlerinde seyredecekler. 3D torrent’i öldüremeyecek. Olsa olsa süreci biraz yavaşlatacak. Hatta parası olan ve 3D destekli ev sineması sistemlerine erkenden kavuşacak olan torrent’çiler bu işten kazançlı bile çıkacaklar.

h1

Fiyatlar bu kadar serbest bırakılmalı mı?

Perşembe, Ocak 28th, 2010

Geçen hafta, bir akşamüstü sevgilim telefon açtı. Eve giderken Ortaköy Dereboyu Caddesi üzerideki DiaSA’dan alışveriş yapmış. Sonra bazı şeyleri almadığını fark edip, yine aynı cadde üzerindeki Namlı’ya girmiş.

Bu kadar fiyat farkı normal mi?

Sevgilim Namlı’dan alışverişi yaparken, biraz önce DiaSA’dan 2.2 TL vererek satın aldığı Tat Ketçap’ın etiketinde 1.8 TL yazdığını görmüş. Ertesi gün aradaki fiyat farkından duyduğu rahatsızlığı DiaSA müşteri hizmetlerine de iletti. Anladığım kadarıyla DiaSA müşteri hizmetleri “minareyi çalan, kılıfını hazırlar” mantığında bir cevapla bu şikayeti geçiştirdi. Ürün müdürünün kendisini arayacağını da söylemişler ama sanırım arayan, soran olmadı. Zaten ürün müdürü arayıp ne diyecek ki?

Arayıp “1.8 TL’ye satsak bile kâr edeceğimiz Tat Ketçap’ı size 2.2 TL’ye satarak açıktan % 22 daha kâr ediyoruz. Anlayacağınız keyfimiz gıcır. Ben de DiaSA’nın en gözüpek, en işini bilen ürün müdürüyüm. Genel kurulumuz da bu vurgunu onaylıyor” demedikten sonra, ne dese boş değil mi?

Anlayacağınız aynı cadde üzerinde, iki farklı markette, aynı ürün arasında dağlar kadar fiyat farkı var. Bu durumu kendi aramızda çok konuştuk, mantıklı bir açıklamasın bulmaya çalıştık. Ama bulamadık tabii. Ne dükkan kiraları, ne kampanya, ne de kâr marjları aradaki bu büyük farkı açıklamaya yetmedi.

DiaSA ve Namlı Hipermarketleri

DiaSA, dünyaca ünlü İspanyol Dia Group’un Türkiye’de Sabancı ile ortak kurduğu bir marketler zinciri. Dia Group’un Arjantin, Brezilya, Çin, Fransa, Portekiz ve İspanya’da da süpermarketleri var. Diğer ülkelerdeki strateji nedir bilmiyorum ama Türkiye’de Sabancı ortaklığıyla kurulan DiaSA’nın en önemli kozu ucuz olması.

Namlı ise bildiğim kadarıyla sadece İstanbul’da bulunan, DiaSA ile kıyaslandığında gayet küçük, bir marketler zinciri.

Watsons ve Gratis

Derken İstanbul’un karlar altında kaldığı 23 Ocak 2010 günü benzer bir şey benim başıma da geldi. Ben Watsons mağazalarını ilk kez Cevahir Alışveriş Merkezi’nde görmüştüm. Sonra Nişantaşı City’s’de de açıldığını fark ettim. Bildiğim kadarıyla Watsons, özellikle Uzak Doğu ülkelerinde çok popüler olan, ıvır, zıvır ve kozmetik malzemeleri satan bir zincir. O gün Nişantaşı’ndaki mağazadan 8.45 TL’ye Gliss saç bakım kremiyle, 4.99 TL’ye Trim marka tırnak makası aldım.

Aynı gün yolum Levent’teki MetroCity’e de düştü. Orada da Watsons benzeri Gratis isimli bir mağaza var. Biraz önce Watsons’dan aldığım ürünlerin buradaki fiyatlarını merak ettiğim için girip baktığımda aynı Gliss saç bakım kreminin 7.10, Trim tırnak makasının ise 4.50’ye satıldığını gördüm. Yani Watsons’da 13.44 TL ödediğim ürünleri, Gratis’ten 11.60’a satın almak mümkünmüş.

Biraz önce Gratis’in pek kullanışlı olmayan web sitesinden öğrendim ki, Gratis bir Türk markasıymış. Yani aynen Namlı gibi :)

Bence serbest piyasa ekonomisi anlayışımızda bir yanlışlık var. Bu kadar küçük ve ucuz ürünlerde, bu kadar fiyat farkı olmaması gerekiyor. Ya sivil toplum eliyle aradaki fiyat farkları ifşa edilmeli (ki benim yaptığım budur) ya da devlet kontrolünde bu haksız kazancın önü kesilmeli. Çünkü bence ortadaki tek sorun, çalışılarak kazanılan bir paranın harcanmasında değil. Bu gibi fiyat farkları, enflasyonun artmasına, ülkede üretilen değerlerden oluşan gelirin eşit olarak paylaşılamamasına neden oluyor. Bir de tüketicinin kendini kötü hissetmesine tabii ;)

h1

Bak şu AFM’nin yaptığına!

Pazartesi, Ocak 18th, 2010

Ayda en az iki kere sinemaya gidiyorum ve çok uzun bir zamandır salon tercihimi Cinebonus’lardan yana kullanıyorum. Veya kullanmaya çalışıyorum diyelim. Çünkü bence Cinebonus’lar daha yeni ve daha konforlu salonlar.

Benim rotamdaki Astoria ve Kanyon’daki salonlardan çok memnunum. Gerçi Kanyon’da film seyretmek için artık saatler öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor ama ben Astoria’yı da seviyorum. (Ki belki bir gün Astoria’daki salonların tasarımının neden striptiz kulübe benzediğini de yazarım. Ama bunu yazmak için önce sorunun cevabını benim bulmam gerekiyor :) )

Zaman zaman da Akmerkez ve İstinyePark’ta film seyretmek gerekiyor. Yani yolum AFM’lere de düşüyor.  İstinyePark’taki salonlar da konfor anlamında gayet tatminkâr.

Açıkça söylemek gerekirse bu saydığım alışveriş merkezlerindeki sinema salonları arasında en sevimsiz olanı Akmerkez. Çünkü diğerlerinden daha eski; koltukları yumuşamış, fuayesi hırpalanmış, basık olduğu için insanı huzursuz eden bir salon Akmerkez’deki.

Fakat yine de bazen Akmerkez’de film seyretmek zorunda kalıyorum. Mesela 16 Ocak Cumartesi akşamı,  Guy Ritchie’nin yeni filmi “Sherlock Holmes”u seyretmek için Akmerkez’e gittik.

Ve gördük ki Akmerkez AFM’nin gişelerinden kredi kartı ile bilet alamıyorsunuz. Gişelerden sadece nakit ödeme ile bilet alabiliyorsunuz. Eğer kredi kartıyla bilet alacaksanız işleminizi MyBilet.com’un kiosklarından yapmanız gerekiyor. Bu benim için sorun değil, ama sinema salonuna gelip, gişenin hemen yanındaki kiosktan biletimi kredi kartıyla aldığım için MyBilet’e hizmet bedeli ödemek zorunda kalmak bence sorun. Hatta en güzel tanımlamayla bence bu da küçük çapta bir dolandırıcılık!

Bankalar, Visa veya MasretCard bu konuda ne düşünür, ben bilemem. Ama hisseleri İMKB’de işlem gören, bildiğim kadarıyla yabancı ortaklı, halka açık bir şirket olan AFM için bu çok kötü bir durum. Daha doğrusu yakışmayan bir durum. Müşterilerini aynı hizmet için daha fazla ödeme yapmaya zorlamak hiçbir vizyon sahibi şirkete yakışmıyor. Ayrıca müşterisini zorla aracıya yönlendirerek, bu sayede başka bir şirketin de para kazanmasını sağlamak bana pek etik de gelmiyor. Bu uygulamayı müşteriye saygısızlık olarak da görüyorum.

Bu durumdan duyduğum rahatsızlığı iletmek ve bu anlamsız uygulamanın sadece Akmerkez AFM’de mi, yoksa bütün AFM’lerde mi geçerli olduğunu öğrenmek için AFM’nin web sitesi üzerinden şirkete mesaj göndermek istediğimdeyse http://www.afm.com.tr/Contact.aspx adresindeki iletişim formunun çalışmadığını gördüm.

Web sitesindeki iletişim formu çalışmayan, halka açık, yabancı ortaklı bir şirketin müşterilerine saygı göstermesini bekleyerek hata mı yapıyorum?

h1

Sigara yasağı ertelenMEsin!!!

Pazartesi, Ocak 11th, 2010

Söze sigara içmediğimi, sigara dumanından pek rahatsızlık duymasam da yakım çevremdeki insanların sigara içmelerinden haz etmediğimi söyleyerek başlamalıyım ki bu yazının tarafsız olmayacağını herkes kolayca anlasın :)

19 Temmuz 2009’dan beri dumansız hava sahasına kavuşmuş durumdayız. Ben sigara yasağından çok memnunum. Yasakla ilgili en ufak bir şikayetim yok. Yasağı biraz adaletsiz ve katı bulsam da uygulanmasını sonuna kadar destekliyorum. O nedenle de yasak konusunda yapılan tüm eleştirilere kulaklarımı kapalı tutuyordum. Ama ne zaman bir yerlerden patlak verileceğini de için için merak ediyordum. Öyle ya ülke olarak, daha doğrusu halk olarak lobicilik faaliyetlerine çok alışık değiliz. Ne zaman birileri, bir şeylere inanmamızı istese bir şekilde inandırılırız. Sonrasında geriye dönüp neye inandığımıza da pek bakmayız.

Uzun bir zamandır tütün lobisinin sigara yasağına karşı ne tarz bir hamle yapacağını merakla bekliyordum. Sonunda birileri konuyu dillendirmeye başladı. Önce sigara satışlarında kayda değer bir azalma olmadığı söylendi. Hemen ardından da bu yasağın her işletme için uygulanmasının haksızlık olduğu gibisinden “özgürlükçü” düşünceler yankılanmaya başlandı. Sonuç olarak da bu yasağın beş yıl süreyle ertelenmesi için tasarılar hazırlandı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu.

Ben sigara satışlarının azalmadığı görüşüne katılmıyorum. İnanıyorum ki ülkemizde sigara tüketimi bu yasakla birlikte ciddi oranda azalmıştır ve daha da azalacaktır. Bir kere yeni tiryakiler yaratılmaması açısından bu yasağın faydalı olduğunu düşünüyorum.

Bazı mekân işletmecilerinin bu yasak nedeniyle kazançlarında azalma olup, olmamasıyla da pek ilgilenmiyorum. Bundan böyle yemek yemek veya bir şeyler içmek için gittiğim bir mekânda sigara kokusu duymak istemiyorum. Kısacası sebepleri ne olursa olsun sigara yasağının ertelenmesini istemiyorum!!!

h1

Pepsi’den 10 bin TL kazanmışım(!)

Çarşamba, Aralık 9th, 2009

Cumartesi sabahı cep telefonuma bir SMS geldi. Pepsi’nin Ramazan için düzenlediği kampanyadan 10 bin TL kazanmışım ve Pepsi danışma hattını aramam gerekiyormuş.

Bu devirde 10 bin TL’ye “hayır” diyebilen babayiğit var mıdır bilmiyorum.

Bana gelen SMS’te yazanlar tam olarak şöyleydi:

DEGERLI ABONEMIZ SEDA SAYANIN ‘ IN PEPSI YASATIR SENI RAMAZANA öZEL KAMPANYASINDAN 100 BIN VE 10 BIN TL öDUL IKRAMIYESINDE HATTINIZ 1 500 HAT ARASINDA HATTINIZ 9. NCI CIKTI 10 BIN TL öDüL IKRAMIYESI KAZANMISTIR PEPSI BILGI VE ISLEM ICIN MERKEZI 0538 592 05 24 PEPSI DANISMA HATTINI ARAYIN..

Takdir edersiniz ki bu mesajı gönderen telefon numarası da 0538 592 05 24’tü ve yukarıdaki metin, tüm anlatım bozukluklarıyla bu hattın sahibi tarafından kaleme alınmıştı.

Önce Pepsi Müşteri Hizmetleri’nin 0800 211 71 19 numaralı telefonunu aradım. Cumartesi olduğu için telesekretere not bıraktım.

Ardında da 0538 592 05 24’ü aradım. Yaklaşık bir saat boyunca numara sürekli meşguldü. Anlayacağınız bu SMS’in hedefindeki insanlar “kazandıkları ikramiyeyi” alabilmek için telefona sarılmıştı. Yirminci denemede filan Rus cumhuriyetlerinden gelip Türkiye’de çalışan ve zamanla Türkçe öğrenen insanların aksanını andıran bir Türkçe konuşan kişi, aradığım yerin Pepsi Müşteri Hizmetleri olduğunu söyleyip, kendisini de burada çalışan müşteri yetkilisi Yasin olarak tanıttı. Ardından da anne adı, baba adı, vatandaşlık numarası gibi soruları sıraladı. “Bu bilgilere neden ihtiyacınız var?” dediğimdeyse Yasin Bey telefonu yüzüme kapattı.

Sıradan bir kontör dolandırıcılığı olabileceği gibi, vatandaşlık numarası, banka hesap numarası gibi detayları da istediklerine göre daha planlı bir dolandırıcılık da olabilir.

Salı günü Pepsi Müşteri Hizmetleri’nden arayıp durumun bir dolandırıcılık olduğu söylediklerinde, Pepsi’nin konuyla ilgili savcılığa başvurduğunu da öğrendim. Bence bu işi yapanı bulup, Seda Sayan’a teslim etseler çok daha adil bir cezalandırma yöntemi uygulamış olurlar:) Eminim Kadırgalı Seda Abla, bu tarz şartlatanlara mahkemelerin kesemeyeceği kadar ağır bir ceza keser…

h1

ADSL paketinizi kontrol ediyor musunuz?

Çarşamba, Eylül 16th, 2009

Bugün bir arkadaşımdan duydum. Ona da ADSL hizmeti veren şirketlerden birinde yönetici olarak çalışan bir arkadaşı söylemiş.

Aslında böyle suyunun suyu şeylere pek inanmam ama bana hem çok mantıklı geldi, hem de hemen yararını gördüm.

Diyelim ki bir süre önce, herhangi bir kampanyayı fırsat bilerek ADSL abonesi oldunuz. Kampanya şartları gereği de aboneliğinizi yaptığınız şirkete belli bir kullanım taahhüdü verdiniz. Onlar da size, kampanya dahilinde belki bir modem, belki birkaç ay daha ucuz bir tarife verdiler. Veya aktivasyon ücretini almadılar. Siz mutlu, ADSL şirketiniz mutlu yaşamaya başladınız.

Derken (tıpkı benim gibi) taahhüt ettiğiniz süre doldu. Ama siz hâlâ eski tutarı ödemeye devam ediyorsunuz. İşte bu noktada sizin kaybettiğiniz, ADSL şirketinizin misli misli kazanmaya başladığı döneme giriyorsunuz.

Çünkü ADSL şirketinizi arasanız, bir yıllık (veya farklı bir sürelik) yeni bir taahhüt ile ekstra indirimler alabiliyorsunuz. Ya da ilk paketinizden daha uygun bir başka pakete geçebiliyorsunuz. Ama siz onlarla kontak kurmadan, onlar bu ucuz sistemden otomatik olarak yararlanmanıza izin vermiyorlar. Ya da sizi konuyla ilgili bilgilendirmiyorlar. Zaten şirket sizi arayıp “neden daha fazla ödüyorsunuz, gelin sizden daha az para alalım” dese şaşardım. Fakat kafaları biraz çalışsa, yani TTnet’ten toptan aldıkları ADSL paketlerinin üzerine neredeyse sıfır katma değer koyarak satmaktan başka işler de yapmaya niyetli olsalar, müşterilerini bilgilendirir, böylece sadık müşteriler oluştururlardı…

Neyse ben biraz önce Smile’ı aradım ve 2009 Mart’ında biten taahhüdümü bir yıl daha uzatarak ilk altı ay için %50 indirim aldım. Bu arada Mart’tan Ekim başına geçen yedi ay boyunca Smile tarafından kazıklanmış olduğumu öğrendim.

Şimdi söyleyebileceğim tek şey “Smile efendi, maymun gözünü açtı. 2010′un 1 Kasım’ında yeni avantajlar için kapına dayanırım” demek:)

Şaka bir yana burası Türkiye olduğu için çalıştığınız şirket ister Smile, ister TTnet, ister Superonline veya diğerlerinden biri olsun, durum değişmeyecektir. Bunların hiçbiri (bence) sadık müşteriler yaratmakla ilgilenmez; sömürdükçe sömürmenin yollarını arar. Zaten arkadaşımın arkadaşı da, ADSL hizmeti veren (TTnet) veya işin pazarlamacılığını yapan (Smile, Superonline, BiRi gibi) şirketlerin son bir yıldır asıl parayı buradan kazandıklarını söylemiş.

Düşünsenize, ortada bir şirket var ve bilançosunda faaliyet kârının karşısında bulunan rakamın büyük kısmını aslında müşterilerini kazıklayarak / bilgilendirmeyerek / aldatarak kazanıyor. Ne yazık ki “tutkuyla sevdiğimiz, yalnız ve güzel ülkemizde” bu tarz olaylar çok normal karşılanıyor.

O nedenle gözünüz açık olsun, paranızı kimseye kaptırmayın derim;)