Archive for Mart, 2008

h1

Arabamı Sattım

Salı, Mart 25th, 2008

Dün arabamı sattım. Aslında çok uzun bir zamandır satmayı planlıyordum ama alıcı adaylarıyla bir türlü anlaşamıyordum. Hatta en sonuncusu şaka yollu “sanırım siz bu arabayı satmak istemiyorsunuz” demişti. 1998 model, otomatik vites bir Clio kullanıyordum. Eskiydi ama çok bakımlıydı. Dün fark ettim ki ben arabamı çok seviyormuşum. Satış işlemleri bitip anahtarları yeni sahibine verdim. Arabanın bagajında duran Nike’larımı aldım ve hüzünlü bir şekilde arkasından baktım arabamın. Arabamı ne kadar sevdiğimi işte o zaman, yeni sahibi tarafından benden uzaklaştırılırken anladım.

Aslında öyle araba meraklısı biri değilim. Memur emeklisi bir babanın bakmakla yükümlü olduğu çocuklarından biri olarak dünyaya geldiğinizde, hayallerinizi süsleyen ilk şey araba olmuyor. Birçok erkek çocuğun aksine 18 yaşını doldurur doldurmaz ehliyet alan, araba kullanmaya başlayan biri değildim anlayacağınız. Ehliyeti sadece boyutları küçük olduğu için, kimlik taşımak daha kolay olsun diye aldım. Zaten ben büyürken ne babamın ne de bir başka tanıdığımın bana verecek arabası yoktu. 2003 yılında yani 30 yaşıma geldiğimde ilk arabamı, dün sattığım Renault Clio’yu aldım. Aslan oğlum Doğuş İstanbul’un diğer yakasına taşınmıştı. Oğlumu daha rahat görebileyim, zamanımız yollarda geçmesin diye borçlanarak almıştım. Şükürler olsun ki Clio’nun borçlarını ödeme konusunda sorun yaşamadım. Üstelik arabama da çok iyi baktım. O da sağ olsun beni hiç yolda bırakmadı, üzmedi. Beni Doğuş’a kavuşturduğu için ona da “oğlum” diyordum. Çok uzun süreler kullanmadığım oldu. Aylarca otoparklara bıraktım. Mesela Hürriyet Medya Towers’ın otoparkında bir yıla yakın durdu. Sonra sırasıyla SOYAK’taki ve Göztepe’deki evin otoparklarını mesken belledi. Göztepe’de mutfak canımdan arabama bakıp yanındaki BMW ve Toyota’dan daha güzel göründüğünü söylerdim. Bence gerçekten de daha güzel görünüyordu :)

Hatırlayanlar olacaktır geçenlerde yazdığım Taşınma başlıklı yazıda, evden çıkarken bomboş daireye bize yaşattığı mutluluklar için teşekkür ettiğimi, bizden sonra da aynı yerde yaşayacakların o evde en az bizim kadar mutlu olmalarını dilediğimi belirtmiştim. Clio’yu devretmek için notere gittiğimizde de bir bahaneyle arabaya gidip beni hiç yolda bırakmadığı için ona teşekkür ettim. Yeni sahiplerini de üzmemesini söyledim ;)

Biliyorum ki birçok arkadaşım da (her ne kadar eski deseler de) Clio’mu beğeniyordu. Zaten dün cebimde arabanın parası eve dönerken telefonda satış haberini ilk duyan Boysan “üzüldüm” dedi. Bu sabah Süreyya’nın verdiği tepkiyse “hay Allah” oldu. Şimdi Sürü bu sayfayı okursa “benim duygusal hayvanım üşenmemiş sattığı araba için yazılar bile yazmış” diyecek… Ama dedim ya arabamı sattım ve o anda aslında onu ne kadar çok sevdiğimi fark ettim. Bakalım oğlum Doğuş arabayı satmış olmama nasıl bir tepki verecek?

h1

Cold House

Perşembe, Mart 20th, 2008

Hiç ummadığım bir anda hayatıma girdi yine Cold House. İlk seferinde de aynen böyle olmuştu. 1999 yazının başıydı; henüz 19 Ağustos felaketi yaşanmamış, aslında ölüme ne kadar yakın olduğumuz kafalarımıza kazınmamıştı. O zamanlar Aktüel’de çalışıyordum. “Yakın arkadaşım” olarak gördüğüm kişilerden birinin bir plak şirketi vardı. Telefonda bana bir albüm göndereceğini ve mutlaka dinlemem gerektiğini söyledi, çok beğeneceğime emindi. Bense çok umutsuzdum. Çünkü son zamanlarda kendimi tamamen Texas’a vermiştim; dur durak bilmeden “White on Blonde”un takipçisi “The Hush” albümünü dinliyordum. Her ne kadar bu yeni albümde grubun eski çalışmalarından bildiğim o “çelik sesli” gitarlara pek rastlamasam da Sharleen Spiter’nin vokali kanımı kaynatıyordu. O nedenle zarfın içinden çıkan Cold House’un “Swim With Me” isimli albümüne pek şans vermemiştim. Birkaç gün sonra o malum dost yine aradı ve albümü nasıl bulduğumu sordu. Dinlememiştim ki! “Dinle” dedi, “beğeneceksin”. Onunla telefonda konuşurken çekmecelerde albümü buldum ve ilk kez alıcı gözle kapağına baktım. Kara kalem bir çalışmaydı, değişikti ama asıl güzel olan şey grubun logosuydu. Dinleyeceğime söz verdim. “Bir kitap okudum, hayatım değişti” gibi bir metafora gönderme yapıp “bir albüm dinledim ve hayatım değişti” diyecek halim yok. Ama gerçekten çok beğendim. O kadar çok beğendim ki sonrasında çok ama çok uzun bir süre Cold House CD’sini hiç yanımdan ayırmadım. Hangi şarkının çaldığını umursamadan baştan son dinlediğim, yolda yürürken şarkılarını mırıldandığım bir grup oldu benim için.

Aktüel’e yazmak için grubun üyeleriyle de tanışmıştım. Tüm besteleri Mehmet Can Erdoğan yapıyordu, şarkı sözleriniyse Yasemin Bozbeyoğlu’na aitti. Yani Mehmet müzikleri yapıyor, Yasemin ise yazdığı sözleri aynı zamanda seslendiriyordu da. Açık yüreklilikle söylemem gerekir ki her ikisi de gayet başarılıydı. Mehmet, 1995 sonrası İngiliz elektronik müziğinin en güzel örneklerini verirken, Yasemin de kendi sözlerini mükemmel bir şekilde yorumluyordu. Cold House’u o kadar sevmiştim ki, o yaz Parkorman’da yapılan Massive Attack konserinde Yasemin’le karşılaştığımda “keşke şu an sahnede siz olsaydınız” demiştim.

Neyse aradan sekiz yıl geçti sanırım. Bu sekiz yıl içinde zaman zaman kendimi “Fire In The Rain” veya “Wind” söylerken buldum. “Are You Strong Enough?” veya “Solitary Night”ı mırıldanırken kendime yakalandığım da oldu. Ama nedense Cold House hiç dinlemedim. Üstelik “Swim With Me” albümünden bende en az iki tane varken… Arada bir yerlerde grupta değişiklikler olduğunu, hatta dağıldığını filan okudum ama inanın son durumu hiç bilmiyorum. Sanırım pek ilgilenmiyorum da…

Geçen hafta sonu bir arkadaşımın bilgisayarından bazı filmleri kopyalarken bir Cold House klasörü gördüm. Ve şaşırarak, istemeye istemeye o klasörü de aldım. Cold House hayatıma, ikinci kez böylesine beklenmedik bir anda girdi. Dört gündür dinlememeye çalıştığım Cold House’un “Swim With Me” albümü şu an GOM Player’ımda. Beşinci veya altıncı kez çalıyor olmalı. Bu yazıyı yazarken Facebook’ta Mehmet Can Erdoğan ve Yasemin Bozbeyoğlu isimlerini arattım. Şu an ne yaptıklarını merak ettim. Mehmet’e rastlamadım, bir tane Yasemin Bozbeyoğlu buldum ama onun da profiline ulaşamadım.

…I ride upon these train of never ending pain / As you try to light my way / But I’m fire in the rain…

Ben biraz daha Cold House dinlemeliyim…

h1

Sevilla Hatırası

Çarşamba, Mart 5th, 2008

7 Şubat 2005 günü İstanbul karlar altındaydı. Bir gece önce ansızın başlayan kar, İstanbul’u hazırlıksız yakalamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam saat 13:30’da kalkması gereken uçağımız ancak 18:30’da havalanabilmişti.

Sabah uyandığımda arabamı karlar altında görüp işe taksiyle gitmiş ve “bu havada uçak filan kalkmaz” dediğim için de evden çıkarken yanıma hiç eşya almamıştım. 12:30 gibi uçağımızın mutlaka kalkacağını ama saatinin belli olmadığını öğrendiğimde de gazeteden eve dönüp, küçük bir bavul hazırlamıştım.

Madrid’ten aktarma yapıp Sevilla’ya ulaştığımızda sanırım programın on saat filan gerisinde kalmıştık. Yani ilk boş gün yolda geçmişti.

Kaç gün kaldığımızı şimdi hatırlayamıyorum ama o geziden epey keyif almıştım. Bir kere Yurtsan Abi’yi ve Serhat Ayan’ı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Seminerler bittikten sonra acayip güzel bir havada şehri gezmiştik. Endülüs’ün başkenti Sevilla, Museviler’den ve Müslümanlar’dan kalan mimari dokusuyla bana çok tanıdık gelmişti. Yer yer Bodrum’u hatırlatan mavi boya ve çinilerle süslü beyaz duvarlı birkaç katlı evleri, dar sokakları, meyhanelerin sokaklara taşan masaları sanki olmak istediğim yeri hatırlatıyordu. Öte yandan gayet güzel şaraplar içmiş, keyifli sohbetler yapmış, farklı tatlarda zeytinler yemiştik. Hele bir meyhanede gelen mezeler arasındaki kalamatalar vardı ki tadı hala damağımdadır. Bir de çok lezzetli bir ıstakoz yemiştik. O güzel akşam yemeğinde “kimler ıstakoz yer?” diye soran Yurtsan Abi’ye bir kez daha şükranlarımı iletmemem lazım.

Yine güneşli bir gün Sevilla’ya çok yakın  Jerez pistini ziyaret edip, kısa bir süre sonra başlayacak olan Formula 1 sezonuna hazırlanan takımların çalışmalarını izlemiştik. Padok alanına yaptığımız özel gezide Formula 1 arabalarını ve güzellerini görmüştük. Ayrıca Toyota takımının garajına girmiştik. Benim içinde bulunduğum grubun garaj ziyareti sırasında Ralf Schumacher’in pit stop yapması ise gerçekten süper bir duyguydu. Birkaç adım ötemde şimdiye kadar hep televizyon gördüğüm o meşhur zamana karşı yarış yapılmıştı; Ralf’in lastikleri değiştirmiş ve yakıt ikmali yapılmıştı. Aynı günün akşamında Toyota’nın sponsoru Panasonic tarafından düzenlenen yemeğe katılan Jarno Trulli ile bir fotoğraf bile çektirmiştim :)

Belki karlar altında bir İstanbul’dan sonra küçük ama güneşli bir Akdeniz şehri olduğu için, belki de yukarıda saydığım nedenler yüzünden Sevilla’yı çok sevdim. O günden sonra defalarca farklı insanlara “Sevilla çok güzel bir şehir” derken buldum kendimi. “Evet Barcelona mükemmel ama yaşayacak olsam Sevilla’yı seçerdim” dediğim de oldu. Yanında olmaktan, yanımda olmasından mutluluk duyduğum eski sevgilime “Keşke kendimize zaman ayırıp Sevilla’ya gidebilsek. Keşke yeterince zamanımız olsa da önce Barselona, sonra da Sevilla sokaklarını arşınlasak” dediğimi de hatırlıyorum. Hala da aynısını düşünüyorum; Sevilla çok güzel bir şehir ve mutlaka en az bir kere gitmem, görmem gerekiyor…

Önemli not: Artık binlerce (sanırım 2500) Fenerbahçe taraftarının da anlatacak Sevilla hatıraları var. Onlar da Sevilla’ya gittiler ve büyük bir zaferle geri döndüler. Hepsini tek tek kıskandım. Hem Sevilla’da güneşli günler geçirdikleri için hem de Fenerbahçe’min bu büyük zaferini yerinde izledikleri için… Ama daha önemlisi gün geceden beri dünyanın farklı yerlerinde yaşayan milyonlarca Fenerbahçeli’nin de anlatacak Sevilla hatırası var. Artık çeyrek finaldeyiz ;)

h1

Yeni Bir Spam Türü

Pazartesi, Mart 3rd, 2008

Son zamanlarda blog sayfama yazdığım hemen her yazıya birkaç saat içinde yorumlar ekleniyor. Eski yazılarıma bile “eline sağlık çok güzel yazmışsın”, “bence de”, “seninle aynı şeyleri düşünüyorum” gibi aslında pek bir şey ifade etmeyen yorumlar ekleniyor. Bu yorumlar her ne kadar farklı kişiler tarafından yazılmış gibi görünse de genelde yazarlarının IP’leri hep aynı oluyor. Ya da farklı e-mail adresleri verilse de tüm yorumcular aynı web sitesini referans olarak gösteriyor.

Ben bu yorumları yeni bir spam türü olarak değerlendiriyorum. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu yorumları yazan arkadaşların tek amacı kendi web sitelerine verilen link sayısını arttırmaktan ibaret. Sizin web sitenizin veya blog sayfanızın işe yaramaz yorumlarla dolmasını veya bıraktıkları sözde yorumların hiçbir artı değer yaratmaması onların umurunda değil. Anlayacağınız kendini zeki zanneden webmaster tayfasının son buluşu da bu. Belki bu yöntem insanların MSN şifrelerini çalıp, kontak listesindeki arkadaşlarına “hey şu siteye baksana” mesajları atmak kadar haince değil ama yine de rahatsız edici… Zaten bu yeni yöntem MSN şifresini hack etmek kadar zor da değil. Ayrıca böylesi bir spam türüne karşı Akismet’in de yapabileceği hiçbir şey yok. Her şey blog sahibinin muhakemesine bağlı.

Benim yazılarımı okuyan blog yazarlarını bu yeni yönteme karşı uyarmak istedim. Tabii en son uyanan ben değilsem ;) Arkadaşlar blog’larınıza sahip çıkın. Sayfalarınızın birkaç çakal tarafından kullanılmasına izin vermeyin, her yorumu onaylamayın. Yorumların, yazdığınız konuyla ilgili olup olmadığına, sizin sayfanıza artı bir değer katıp katmayacağına dikkat edin.