
Taşınma…
7 Şubat 2008Hayatımın son üç ayına iki taşınma sığdırdım. İlki gerçek bir taşınmaydı. Soyak Yenişehir’deki “küçük ev”imizden Göztepe’ye taşındık. 51 metre karelik o küçücük evden çıkan eşyaya taşıma şirketi çalışanları bile şaşırdı. İki ev arasındaki mesafe topu topu 10 kilometre olmasına rağmen evlerin bulunduğu semtlerin birbiriyle alakası yoktu. Soyak Yenişehir, Ataşehir’in karşısında Ümraniye Belediyesi sınırları içinde, çepeçevre duvarları sayesinde etrafındaki gecekondulardan ayrılan gerçek anlamda bir küçük burjuva sitesiydi. Sitenin her anlamdaki soğukluna rağmen ben oradaki evimizi çok sevmiştim. Küçücük bir stüdyo daireydi Şelale Evleri’nde yaşadığımız yer. Aslan oğlum Doğuş, evi görür görmez hemen adını koymuştu; “küçük ev”. “Küçük ev” yaklaşık iki yıl bizi barındırdı. Sonra daha merkezi bir yer arayışıyla Göztepe’ye geldik. Tabii ki Bağdat Caddesi ile minibüs caddesini birleştiren Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi’nin tam ortasında oturmak da çok keyifliydi. Soyak’tan Göztepe’ye taşınırken Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat’ın süper hizmeti sayesinde pek yorulmadık. Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat benzerlerinden epey pahalı bir taşıma şirketi ama gerçek anlamda dünya standartlarında hizmet verdiğinden siz sadece şirket çalışanlarını seyrediyorsunuz…
Dedim ya “küçük ev”i çok sevmiştim. O nedenle de taşındığımız gün, evden çıkmadan önce kapıda durup bomboş daireye bize yaşattığı mutluluklar için teşekkür etmiştim. Bizden sonra da aynı yerde yaşayacakların “küçük ev”de en az bizim kadar mutlu olmalarını dilemiştim.
Şimdi hesapladım da ben bugüne kadar 11 – 12 farklı mekanı ev olarak kabul etmişim. 1972 doğumluyum. Bu 11 – 12 evin yaklaşık dokuz tanesi son 15 yılda girmiş hayatıma. Ama “küçük ev” hariç hiçbirinden ayrılırken içimde bir burukluk hissetmemiştim. Çünkü o eve çok kolay alışmıştım. Bir tek “küçük ev”de ilk günlerin uyumsuzluğunu yaşamamıştım. Yani apartmanın, sokağın, dışarıda esen rüzgarın sesine alışma sürem sanırım birkaç saatle sınırlı kalmıştı.
Göztepe’deki evimiz ise gayet büyük, merkezi ve güzel bir apartmanın altıncı katıydı. İyi güneş alan dairenin yabana atılmayacak bir manzarası da vardı. Hatta denizi bile görüyorduk. Ama orası ev olarak kabullenmem biraz zaman aldı… Gece yatağa girdiğimde kendimi bir otel odasında hissetmem, tuvaletini – banyosunu kullanırken biraz yabancılık çekmem bir ay filan sürdü. Tam artık eve alışmışken de zorunlu bir taşınma olayı çıktı. Bir çeşit sefer emri gibiydi; “daha önce yaptıysan yine yapabilirsin” diyordu. Yani daha önce taşınmıştın buraya, şimdi de taşınabilirsin buradan. Bu sefer tüm ev değil, düzgünce paketlendiğinde bir HB Clio’yu tamamen dolduran eşyalarım ve ben taşınıyorduk. İstikamet kürkçü dükkanı olan anne eviydi. O nedenle dün sabah erkenden kalktım ve önce Kızıltoprak’a gidip aslan oğlumu aldım. Ona taşınma haberini Kızıltoprak’tan Göztepe’ye giderken yolda vermek istedim ama dilim varmadı. Asansörde Göztepe’deki evi sevip sevmediğini sordum, seviyormuş. Eve girip de güzelce istiflenen özel eşyalarımı gördüğümüzde sanırım Doğuş taşınma olayını anladı ama yine de durumu kendisine anlatım. Artık evimizin Zeytinburnu’nda, babaannesinin yanında olduğunu söyledim. Ben eşyaları arabaya taşırken Doğuş televizyon seyretti. Ara ara kalkıp evi dolaştı ve son bir haftada gördüğü değişikliklerin nedenini sordu. Evden son kez çıkarken dönüp baktığımda eşyalar yerli yerinde durmasına rağmen gördüğüm manzara artık bizim evimiz değildi… Doğuş’a eve bir şey söylemek isteyip istemediğini sordum. Söylediğim şeyi garipsediği için sadece güldü. Bense içimden “daha yeni yeni birbirimize ısınıyorduk ama buraya kadarmış, kalanlara sıcak bir yuva ol” dedim. Sonra da Doğuş’la birlikte sinemaya gidip “Asterix Olimpiyat Oyunları’nda”yı seyrettik. Ki sanırım Doğuş için bugünün anlam ve önemi bundan ibaretti. Benim içinse her ne kadar kürkçü dükkanı da olsa alışılacak yeni bir yatak, çevreden gelen sesler, kurulacak yeni bir düzen filan var. Bakalım, hepimiz için hayırlısı…
