Archive for Şubat, 2008

h1

Büyük Düşünmek

Çarşamba, Şubat 27th, 2008

Her gün düzenli olarak ziyaret ettiğim bir web sitesi, daha doğrusu forum sitesi var. Tüm diğer forumlar gibi bu site de reklam alarak ayakta duruyor ve gördüğüm kadarıyla en büyük reklam kaynağı Google AdSense.

Yaklaşık bir haftadır bu sitede çıkan AdSense reklamlarından biri dikkatimi çekiyor. Aslında şaka gibi bir şey ama kesinlikle şaka değil. Üstüne üstlük herkesin ders çıkarması gereken bir “büyük düşünme” örneği bu reklam…

Image Hosted by ImageShack.us

Sözünü ettiğim 300 * 239 piksellik reklamın ekran görüntüsünü yukarıda var. NAKLİYECİ yazısının altında bir abi kamyonete yaslanmış, ekmek teknesinin önünde poz vermiş. Bu banner’a tıkladığınızda www.mininakliye.com adresine yönlendiriliyorsunuz ve Sitenin Tufan Nakliyat’a ait olduğunu görüyorsunuz. Tufan muhtemelen kamyonete yaslanan abinin adı. Tek sayfadan oluşan web sitesinde gerekli olan tüm bilgiler mevcut. Verilen hizmetlerin çeşidi, kontak bilgileri, hizmet verilirken kullanılan aracın modeli… Bence tek eksik, aracın daha önce kaza yapıp yapmadığının kontrol edilebilmesi için plakası. Zaten Tufan Abi’nin resmine bakınca plakanın özellikle gizlenmediği rahatlıkla anlaşılıyor.

Şimdi isteyen bu reklamla, daha doğrusu Tufan Abi’nin tek sayfalık web sitesiyle dalga geçebilir. Hatta işi abartıp yevmiyeyi Google’a kaptırdığı için Tufan Abi’yi eleştirebilir de… Ama böylesi bir tanıtım yapmaya karar verdiği için Tufan Abi’nin zekasını alkışlamak isteyenler de çıkacaktır… Ben alkışlamakla yetinmeyip önünde şapka çıkaranlardanım… Şu an bir kamyonete ihtiyacım olsa hiç zaman geçirmeden Tufan Nakliyat’ı arardım. Eğer etrafımdaki insanlardan yakın zamanda kamyonete ihtiyacı olan çıkarsa onlara da Tufan Abi’yi önereceğim.

h1

Fenerbahçe 3 – Sevilla 2

Perşembe, Şubat 21st, 2008

Dün akşam Şampiyonlar Ligi ikinci tur ilk maçı için sahaya çıkan Fenerbahçe kazanma hırsı sayesinde Sevilla’yı evine üzgün gönderdi. Aslında maçın ilk dakikalarında Sevilla çok daha organize görünüyordu. Sevilla’nın çok isabetli bir şekilde ayağa yapılan pasları ve hızlı oyunu ilk 15 dakika bizimkileri epey zorladı. Derken ligin ikinci yarısına gayet iyi başlayan Mateja Kežman, Uğur Boral’ın soldan ortaladığı topa kafayı vurdu ve ilk golümüz geldi. Beş dakika sonra Volkan ve Edu ikilisinin genç kalecilere ders olarak okutulması gereken kolektif hatasıysa Sevilla beraberliği yakaladı. İkinci yarıdaysa gerçekten çok daha heyecanlı bir 45 dakika yaşandı ve sonuç olarak Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı, son iki yılın UEFA Kupası sahibi Sevilla için kötü anıların yaşandığı bir yer olarak tarihe geçti. Sonuçtan ve skordan çok memnunum. Oynanılan futbolun da çok daha iyi olabileceğini not ettikten sonra iyi olduğunu söylemek lazım. Hele 4 Mart’taki rövanş maçındaki beraberliğin bile Fenerbahçe’ ye çeyrek finali getireceğini bilmek çok keyifli. Ama benim derdim her zaman olduğu gibi başka.

 Alex de Souza Kime Karşı?

Aslında “Üzgünüm Fenerbahçe” başlıklı yazımda da bu konuyu anlatmak istemiştim ama pek başarılı olamamıştım :( O yazıyı da yine bir Şampiyonlar Ligi maçından sonra yazmıştım diye hatırlıyorum… Şimdi olayı bir kez daha açma zamanı geldi.

Şimdi şöyle bir geçmişi hatırlayalım. Şu ana kadar Fenerbahçe’nin en sevilen yabancı futbolcularından biri olan Pierre van Hooijdonk’u hatırlıyor musunuz? Takım içindeki kamplaşmadan yakınırdı. Üstü kapalı olarak Brezilyalılar’ın kendi aralarında oynamasından şikayet ederdi. Pas alamadığından yakınırdı. Ama yine de Fenerbahçe’ye çok yararı dokunmuştu. Şu an bile (ben dahil) birçok taraftar, Pierre van Hooijdonk’un Fenerbahçe için bir şeyler yapmasını, teknik heyette ona da yer verilmesini istiyor. Ama ne oldu? Yönetim Alex de Souza ile Pierre van Hooijdonk arasında bir tercih yapmak zorunda kalınca kazanan Alex oldu. Kötü mü oldu? Sanmıyorum, çünkü sonuç ortada. Fakat iyi bir yönetimin ipleri kopartmaktansa bu iki yıldızı birlikte oynamaya ikna etmesi gerektiğini düşünüyorum. Gelelim Nicolas Anelka’ya. O da ilk başlarda uygun yerde pas alamamaktan şikayet etmedi mi? Hatta yedekte beklediğinde gıkı çıkmayan adam açık açık gol atabilecek pozisyonlarda top alamadığını söylemedi mi? Pierre van Hooijdonk’un da Nicolas Anelka’nın da en az Alex kadar büyük futbolcu olduğuna inanıyorum. Ancak Oğuz Çetin’den beri takımı sırtlayan tek futbolcu olmanın verdiği güçle bu büyük ego savaşlarını hep Alex kazandı. Yönetim hep Alex’i rahat ettirecek transferler yaptı.

Tıpkı Nicolas Anelka gibi Mateja Kežman da büyük umutlarla transfer edilmişti. Anelka’nın yedekte beklediği takımda ilk yarı itibariyle Kežman pek yedekte kalmadı. Daha doğrusu sakatlık dışındaki durumlarda  kulübeyi beklemedi. Yedekte kaldığı zamanlarda da bol bol konuştu… Ne zaman Kežman, sakatlık veya formsuzluk nedeniyle kızağa çekildi o zaman Semih Şentürk’e gün doğdu. Alex de ne Kežman’a ne Anelka’ya ne de Van Hooijdonk’a yapmadığı güzellikleri Semih’e yaptı. Semih de bu fırsatı çok iyi değerlendirdi ve seyircinin bir numaralı futbolcusu oldu. Tribünlerin kalbinde Tuncay’ın gitmesiyle boşalan yeri çok iyi doldurdu.

 Alex, Semih’i Seviyor

Şimdi gelelim bu koca yazının esas nedenine. Bence yönetimin bir an önce Kežman / Semih sorununa bir çözüm bulması gerekiyor. Çünkü görünen köy kılavuz istemiyor ve Alex, Semih’le oynamayı daha çok seviyor. Eğer şimdiye kadar Alex için Van Hooijdonk ve Anelka’dan vazgeçildiyse Kežman’dan da vazgeçilebilir ve Semih’in önü açılabilir diyorum. Sonuç olarak Semih, Kežman’dan daha genç, taraftar Semih’i daha çok seviyor ve her şeyden önemlisi başarılı. Yıllar önce Fenerbahçe PAF takımına transfer oldu ve o günden beri fırsat verilmesini bekliyor. Yeri geldi kiralık olarak İzmir’e geri gönderildi, yeri geldi kadroya alınmadı veya yedekte bekletildi ama o hep bugünleri bekledi. Ve artık yönetim tarafından desteklenmesinin zamanı geldi. Eğer ki Fenerbahçe’nin kadrosu ve Zico’nun kafasındaki oyun planı Kežman ve Semih’in birlikte oynamasına izin vermiyorsa, bu işi içinden çıkılmaz kaos haline gelmeden çözmek gerek.

h1

Ömür Boyu İmza

Çarşamba, Şubat 20th, 2008

Geçen hafta İspanya’dan bir haber geldi. Real Madrid Kulübü Başkanı Ramon Calderon, bir basın toplantısı düzenleyerek takım kaptanı Raul Gonzalez ve kaleci İker Casillas‘ın kontratlarının uzatıldığı ve bu iki futbolcunun jübile yaptıktan sonra da kulüpte kalacakları açıkladı. Hemen aklıma Rıdvan Dilmen, Tanju Çolak, Hakan Şükür, Emre Belezoğlu, Tugay Kerimoğlu gibi isimler geldi. Ben Türkiye’de takımıyla ömür boyu sözleşme imzalan bir sporcu henüz görmedim. Daha doğrusu yabancı transferi için kesenin ağzını açan yöneticilerin, hiçbir yerli sporcuya cömert davrandığına şahit olmadım. Tabii bir de Yunanistan’ın Larissa takımında top koşturmak zorunda kalan Tümer Metin ve yine rotayı Yunanistan’ın PAOK takımına çeviren milli basketbolcumuz İbrahim Kutluay’ın durumu var ki en iyisi o konuya hiç girmemek.

Bir kulübün sporcusuna sahip çıkmasının ne kadar önemli olduğunu anladığımızda başta ülkemizdeki futbol anlayışı ve spor kulüplerinin yönetim şekli olmak üzere birçok şeyin değişeceğini düşünüyorum. Adım gibi eminim şimdi Gökberk kalkıp “Abi hangi futbolcu Real Madrid ile ömür boyu sözleşme imzalamaz? Ben olsam ben de imzalarım” diyecek ama bence iş burada futbolcuların takımlarına güvenmesinden ibaret değil. Esas iş kulüplerin başarısının yöneticiler kadar sporculara da bağlı olduğunun anlaşılmasıdır. O nedenle başta Rıdvan Dilmen olmak üzere birçok futbol efsanesinin bu ülkede sadece yorumculuk yapmasını normal karşılamamak gerekir. Ali Şen’in gazabına uğradıktan sonra kendini antrenör olarak da ispat eden Rıdvan’ın, Fatih Terim yönetimindeki milli takımda neden görev alamadığını sorgulamak gerekir…

Neyse Türkiye’de bu tarz, yani insana değer verildiğini gösteren anlaşmalar olmaması üzücü işte…

h1

Değirmendere

Cumartesi, Şubat 9th, 2008

Perşembe akşamı Süreyya aradı. “Yarın işin yoksa seni bir yere götüreceğim” dedi. Cuma sabahı Beşiktaş’ta Akaretler Yokuşu’nun başında Şampiyon Kokoreç ve İş Bankası’nın önünde buluştuk. Buluştuk dediysem bir Lancia Ypsilon ile gelip beni aldı. Nereye gideceğimizi ilk sorduğumda Boğaziçi Köprüsü’ne giriyorduk ama Sürü sadece “güzel bir yere” dedi.

Ataşehir önünden geçip paralı yola girdiğimizde İzmit Körfez Pisti’ne gittiğimizi düşündüm. Ama iki kapılı, 1.3 dizel motorlu bu arabayla pistte ne yapabileceğimizi ben de pek kestiremiyordum. Dilovası’ndan geçerken fabrika bacalarının kustuğu ve arabanın içinde bile kokusu hissedilen dumana nasıl izin verildiğini konuştuk. İzmit Outlet Center’a geldiğimizde Burger King’te bir şeyler atıştırdık. Çıkışta Değirmendere’ye gittiğimizi anladım. Değirmendere Süreyya’nın büyüdüğü yer; yanlış hatırlamıyorsam hayatının altı yılı burada geçmiş. Benim içinse Değirmendere deprem sonrası adını sık sık duyduğum, neşeli ve sosyal insanların yaşadığını tahmin ettiğim küçük bir kıyı kasabası.

Kasabaya girer girmez ilk fark ettiğim şey Değirmendere’nin benim düşündüğümden daha büyük bir yer olduğu. Doğruca sahile indik. Değirmendere, İzmit Körfezi’nin girişinde olduğu için karşı sahile pek uzak değil fakat bu taraftan görünen rafineri manzarası da pek güzel değil. Ama yine de gerçek anlamda denize sıfır evlerin olduğu, upuzun ve inanılmaz derecede sessiz bir sahili var. Tabii bu sessizlikte kışın ortasında soğuk bir gün yaşamamızın payı da var. Sahili bir baştan diğerine yürürken hala apartmanların arasında, yer yer boş alanlar olduğu gözünüzden kaçmıyor. Bunlar depremde yıkılan binaların olduğu yerler. Gözden kaçmayan bir bakşa şeyse satılık ve kiralık evlerin çokluğu…

Bir cafe’de oturup birkaç çay içtikten sonra yürümeye devam ediyoruz. Cuma trafiğine yakalanmamak için de saat 16:00 gibi geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz. Bu arada Sürü, dergide (Otomax) kullanmak arabanın birkaç fotoğrafını çekiyor. Hem gelirken hem de giderken gözü hep arabanın dijital göstergelerinde. Sanırım yakıt tüketimiyle ilgili detayları not etmeye çalışıyor.

Giderken Bon Jovi’nin “Destination Anywhere” albümünü dinlediğimiz için “Queen of New Orleans” yıllar sonra bir kez daha dilime dolanıyor. Dönüş yolunda ise CD Player’da a-ha’nın “Minor Earth / Major Sky” albümü çalıyor.

Çok sıkıntılı bir dönemimde, böylesi kasvetli bir günü deniz kenarında geçirdiğim için gayet mutlu bir şekilde eve dönüyorum. Ne de olsa bir günlüğüne, hatta birkaç saatliğine bile olsa sorunlar, sorun olmaktan çıkıyor. Bünye ekstradan aldığı deniz havasının sayesinde gayet iyi bir uyku çekiyor…

h1

Taşınma…

Perşembe, Şubat 7th, 2008

Hayatımın son üç ayına iki taşınma sığdırdım. İlki gerçek bir taşınmaydı. Soyak Yenişehir’deki “küçük ev”imizden Göztepe’ye taşındık. 51 metre karelik o küçücük evden çıkan eşyaya taşıma şirketi çalışanları bile şaşırdı. İki ev arasındaki mesafe topu topu 10 kilometre olmasına rağmen evlerin bulunduğu semtlerin birbiriyle alakası yoktu. Soyak Yenişehir, Ataşehir’in karşısında Ümraniye Belediyesi sınırları içinde, çepeçevre duvarları sayesinde etrafındaki gecekondulardan ayrılan gerçek anlamda bir küçük burjuva sitesiydi. Sitenin her anlamdaki soğukluna rağmen ben oradaki evimizi çok sevmiştim. Küçücük bir stüdyo daireydi Şelale Evleri’nde yaşadığımız yer. Aslan oğlum Doğuş, evi görür görmez hemen adını koymuştu; “küçük ev”. “Küçük ev” yaklaşık iki yıl bizi barındırdı. Sonra daha merkezi bir yer arayışıyla Göztepe’ye geldik. Tabii ki Bağdat Caddesi ile minibüs caddesini birleştiren Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi’nin tam ortasında oturmak da çok keyifliydi. Soyak’tan Göztepe’ye taşınırken Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat’ın süper hizmeti sayesinde pek yorulmadık. Hayrioğlu Evden Eve Nakliyat benzerlerinden epey pahalı bir taşıma şirketi ama gerçek anlamda dünya standartlarında hizmet verdiğinden siz sadece şirket çalışanlarını seyrediyorsunuz…

Dedim ya “küçük ev”i çok sevmiştim. O nedenle de taşındığımız gün, evden çıkmadan önce kapıda durup bomboş daireye bize yaşattığı mutluluklar için teşekkür etmiştim. Bizden sonra da aynı yerde yaşayacakların “küçük ev”de en az bizim kadar mutlu olmalarını dilemiştim.

Şimdi hesapladım da ben bugüne kadar 11 – 12 farklı mekanı ev olarak kabul etmişim. 1972 doğumluyum. Bu 11 – 12 evin yaklaşık dokuz tanesi son 15 yılda girmiş hayatıma. Ama “küçük ev” hariç hiçbirinden ayrılırken içimde bir burukluk hissetmemiştim. Çünkü o eve çok kolay alışmıştım. Bir tek “küçük ev”de ilk günlerin uyumsuzluğunu yaşamamıştım. Yani apartmanın, sokağın, dışarıda esen rüzgarın sesine alışma sürem sanırım birkaç saatle sınırlı kalmıştı.

Göztepe’deki evimiz ise gayet büyük, merkezi ve güzel bir apartmanın altıncı katıydı. İyi güneş alan dairenin yabana atılmayacak bir manzarası da vardı. Hatta denizi bile görüyorduk. Ama orası ev olarak kabullenmem biraz zaman aldı… Gece yatağa girdiğimde kendimi bir otel odasında hissetmem, tuvaletini – banyosunu kullanırken biraz yabancılık çekmem bir ay filan sürdü. Tam artık eve alışmışken de zorunlu bir taşınma olayı çıktı. Bir çeşit sefer emri gibiydi; “daha önce yaptıysan yine yapabilirsin” diyordu. Yani daha önce taşınmıştın buraya, şimdi de taşınabilirsin buradan. Bu sefer tüm ev değil, düzgünce paketlendiğinde bir HB Clio’yu tamamen dolduran eşyalarım ve ben taşınıyorduk. İstikamet kürkçü dükkanı olan anne eviydi. O nedenle dün sabah erkenden kalktım ve önce Kızıltoprak’a gidip aslan oğlumu aldım. Ona taşınma haberini Kızıltoprak’tan Göztepe’ye giderken yolda vermek istedim ama dilim varmadı. Asansörde Göztepe’deki evi sevip sevmediğini sordum, seviyormuş. Eve girip de güzelce istiflenen özel eşyalarımı gördüğümüzde sanırım Doğuş taşınma olayını anladı ama yine de durumu kendisine anlatım. Artık evimizin Zeytinburnu’nda, babaannesinin yanında olduğunu söyledim. Ben eşyaları arabaya taşırken Doğuş televizyon seyretti. Ara ara kalkıp evi dolaştı ve son bir haftada gördüğü değişikliklerin nedenini sordu. Evden son kez çıkarken dönüp baktığımda eşyalar yerli yerinde durmasına rağmen gördüğüm manzara artık bizim evimiz değildi… Doğuş’a eve bir şey söylemek isteyip istemediğini sordum. Söylediğim şeyi garipsediği için sadece güldü. Bense içimden “daha yeni yeni birbirimize ısınıyorduk ama buraya kadarmış, kalanlara sıcak bir yuva ol” dedim. Sonra da Doğuş’la birlikte sinemaya gidip “Asterix Olimpiyat Oyunları’nda”yı seyrettik. Ki sanırım Doğuş için bugünün anlam ve önemi bundan ibaretti. Benim içinse her ne kadar kürkçü dükkanı da olsa alışılacak yeni bir yatak, çevreden gelen sesler, kurulacak yeni bir düzen filan var. Bakalım, hepimiz için hayırlısı…