Archive for Mayıs, 2006

h1

Nedense…

Salı, Mayıs 30th, 2006

Dün Ayşe Arman yazmış. Daha doğrusu Evren Yiğit’ten alıntılamış.

Ayşe Arman’ın yazısı dün 2 kere gözüme ilişti. İlkinde bir heyecan okumaya başladım ama tam Evren Yiğit’in aşağıdaki metnine sıra gelince okumayı bıraktım.

İkincisinde okumaya mecbur kaldım. Tuvaletteydim. Benden önce birisi Hürriyet’i orada bırakmış.

Gazeteyi elime aldım, okuyacak birkeç şey aradım, sonunda aşağıdaki metni okudum.

Bu 2 deneme arasında yaklaşık 5 saat ve dağlar kadar ruh hali farkı vardı.

Şimdi Evren Yiğit’in yazısını okuyun. Daha sonra hem şu an okuduğunuz “Nedense” hem de “In the ait tonight” başlıklı yazılarla ilgili, dilim varırsa, elim giderse başka şeyler de yazacağım…

 

Kulağımın içi kaşınıyor.
Felaket.
Önce azar azar başlıyor kaşıntı, geceleri.
Sonra artıyor.
Kaşımak da bir zor ki kulağın içini.
Bir türlü geçmiyor.
“Ne yapsam acaba?” diyorum.
Günler geçtikçe daha da artıyor.
Doktora gitmeye karar veriyorum. Arkadaşlarıma soruyorum “Tanıdığınız iyi bir kulak burun boğazcı var mı?” diye. “N’oldu ki?” diye soruyor arkadaşlarım. “Kaşınıyor kulağım” diyorum. “Uyuyamıyorum geceleri, kulak kaşınmasından!” Bir doktorun adını söylüyor bir tanesi. “Çok iyi doktordur” diyor. “Kimsenin çözemediğini çözer, iyileştiremediğini iyileştirir.”
Gidiyorum doktora.
Gözlüklü, şirin bir amca.
Elinde bir büyüteç, kulağıma bakıyor.
Şaşırıyorum önce. “İçinde kaşıntı var” diyorum. “Öyle büyüteçle ne anlayacaksınız ki?”
“Yok” diyor, “Ben çoktan anladım ne olduğunu da, şimdi daha iyi görmek için bakıyorum.” “Nedir?” diyorum doktora.
“Eski sözler kaçmış kulağınıza” diyor.
“Nasıl yani?” diyorum.
“Kimin sözleri?”
“Bakacağız” diyor.
Sonra bir alet çantasından kocaman, ucu ince, cımbıza benzer bir alet çıkarıyor.
“Yan durun. Kıpırdamayın” diyor bana. Biraz irkiliyorum.
“Eski sözler” diyorum, “Ha?” Cımbızın ucu kulağıma giriyor, canımı acıtmıyor nedense.
“Bir erkek sesi bu” diyor. Sanki bir uğultu duyuyorum.
Cımbızı çıkarıyor kulağımdan. “Yalan kaçmış kulağınıza!” diyor doktor.
Yalana bakıyorum.
Küçücük bir şey gibi gözüküyor.
“Vay be! Günlerdir kulağımı kaşındıran bu muymuş? Hangi yalan peki?” diyorum.
“Durun, bekleyin” diyor doktor. “Dikkatli olmamız lazım. Tekrar kulağınıza kaçabilir. Önce şu deney tüpünün içine koyalım. Sonra serbest bırakırız.”
Yalanı tüpün içine koyuyor.
Kapağını da kapıyor tüpün.
Serbest kalıyor yalan.
“Seni seviyorum” diye cılız bir ses geliyor tüpün içinden.
“Yalanmış ha?” diyorum.
Kulağım bile anlamış, kalbim hálá anlamıyor…

h1

In The Air Tonight

Cuma, Mayıs 26th, 2006

GECİKMİŞ 1 YAZI AMA UÇAKTA YAZILMIŞTI, ATMAYA KIYAMADIM… 

Sizi bilmem ama sanırım bende daha doğrusu bütün 80 kuşağında bir hostes saplantısı var. Nedense biz hosteslerin hep çok güzel olmasını bekliyoruz. Sanırım video furyası sırasında seyrettiğimiz beş para etmez Amerikan filmlerinin ve Yeşilçam’ın o döneme özel çektiği senaryoların bunda büyük etkisi var. Nedeni ne olursa olsun bu böyle…

Peki şimdiye kadar hiç güzel hostes gördün mü derseniz cevabım hayır olur. Tamam bir pilot kadar uçmuşluğum yok ama yine de görmedim. Peki seksi hostes gördüm mü? Nerde??? Görsem pilotlar için sevineceğim. Hatta son birkaç yıldır hostesler için üzülüyorum. Gerçekten çok zor bir işleri var. Bir kere hizmet sektöründeler ve bu başlı başına bir intihar nedeni. Öte yandan maruz kaldıkları basıncın hayatlarının geri kalanı konusunda onları gerçekten riskli sınıfa sokabileceğini düşünüyorum.

Neyse sanırım Phill Collins bunu kastetmiyordu ama In the ait tonight. 15 Mayıs akşam saat 15:00’da bir grup “maceraperestle” birlikte yaklaşık 11 saat sürecek bir yolculuğa çıktık. Hedef Tokyo… Havadayım ama her zamanki gibi güzel hostes yok. Sadece içlerinden birinin mükemmel mavi gözleri var! Ama o da benim gibi mesleki deformasyonun zirvelerinde. Bakıyor ama görmüyor. Sanırım binlerce hava mili önce “uç uç nereye kadar?” moduna girmiş. Fakat o derin mavi gözler çok güzel.

Bu gece havadayım, uyuyamıyorum. Türkiye saatiyle 23 suları. Aklımda sevdiklerim Kazakistan semalarında… Phill Collins bunu kastetmiyordu ama In the ait tonight işte. Uçağa bindikten sonra peş peşe yuvarladığım 4 kadeh kırmızı şarabın etkisi geçmek üzere. Yolun bitmesine en az 5 – 5,5 saat var. Acaba bir tur daha mı şarap yüklemesi yapsam? Yoksa bira gibi kısmen daha hafif bir şey mi? Ama yemek servisi sırasında bira olarak Carlsberg gördüm. Onu içemem, daha doğrusu içerim de içmek istemem. Kabin karanlık, gördüğüm kadarıyla bizim grupta herkes uyuyor. Canım bilgisayarda oyun oynamak ya da arka sırada laflayan bence en değerli Tekofaks çalışanı Tüge’ye katılmak istiyor. Kanımdaki alkol oranı hızla dengeleniyor. Ne fark eder ki? O 4 kadeh şarabın etkisiyle son bir yıldır yaşadığım hayatın, beni ne kadar mutlu ettiğini bir kez daha düşündüm ya, yeter bu bana.

Şimdi sordum, bira olarak Efes de varmış. İçmem lazım. Ne de olsa “I can fell it coming in the air tonight…”

h1

Big in Japan

Pazartesi, Mayıs 15th, 2006

Şampiyonluğu böylesine beceriksiz bir şekilde, daha doğrusu altın tepsiyle GS’a verdiğimize göre buralardan uzaklaşmak gerekiyor.
Ben bir hafta ladar yokum, Japonya’ya gidiyorum…
Gerçekten;)
Eğer vakit bulabilirsem oradan da bir şeyler yazmaya çalışacağım.
Balkalım hayalimdeki Japonya ile göreceklerim birbirini tutuyor mu?
Bu arada tanıyanlar bilirler Japonları sevmem:)
Japonlar’ın bir gün dünyayı istila etmek gibi bir fikri olduğunu düşünürüm.
Gerçekten;)

h1

1 – 1

Pazar, Mayıs 14th, 2006

Tuncay’ın golüyle durum 1 – 1 oldu.
Hadi çocuklar…

h1

1 – 0

Pazar, Mayıs 14th, 2006

Nedense buraya FB ile ilgili bir şeyler yazmaya hiç elim varmadı.
1az önce Denizli gol attı. Maç devam ediyor ama sanırım her şey bitti.
Çok üzgünüm. Ama odamın kapısına asılı olan Sabah gazetesinin “Herkes Haddini Bilecek” yazan spor sayfası orada durmaya devam edecek.