h1

Midnight In Chelsea

10 Nisan 2008

Gecikmiş bir yazı olduğunun farkındayım ama yazmam gerekiyordu. Hayaller bir gece vakti Londra’daki Stamford Bridge’de sona erdi. Fenerbahçe, Şampiyonlar Ligi’ne veda eden taraf oldu. Öyle ahım şahım bir futbol oynamayan Chelsea, bizi kupadan eledi. Anelka’nın, Shevckenko’nun yedek kaldığı bir takımla oynadık. Kazanmayı hak ettiler ama bence öyle eze eze de kazanamadılar. İlk maçla ilgili üzüldüğüm iki nokta var. İlki yediğimiz golü Anelka atsın isterdim. İkincisi ise Deivid’in o muhteşem ikinci golü öncesinde ceza sahası içinde yakaladığı pozisyonu gol yapamaması.

Deplasmanda oynadığımız ikinci maçla ilgili hayal kırıklığımsa defalarca dile getirdiğim bir konu. Stamford Bridge’de sahaya çıkarken Kazım Kazım ve Gökçek Vederson gibi “bu takımda oynamaları şart mı” diye düşündüğüm iki futbolcunun ilk 11’de yer alması. Yani Şampiyonlar Ligi’nde oynayan bir takımın yedek kulübesinde olmaması gereken iki futbolcunun bana yaşattığı hayal kırıklığı. Hele hele Uğur Boral yedekte otururken bunların oynaması…

Öte yandan Şampiyonlar Lig’inde dünyanın en pahalı takımıyla oynayan Fenerbahçe’nin yedek kulübesinde, oyuna girip sahadaki kötü futbolu değiştirecek bir tane bile futbolcusunun olmaması da bana göre düşünülmesi gereken bir nokta.

Son bir şeyde yeni transferimiz Maldonado ile ilgili. Her iki maçta da verdiği pasların %99’unun geriye olduğunu siz de fark ettiniz mi?

h1

Biten Pilleri Ne Yapıyorsunuz?

4 Nisan 2008

Kaç yıl geçti bilmiyorum ama uzun bir aradan sonra ilk kez geçenlerde bir pilin bittiğini fark ettim. Evet evet bildiğimiz pilden bahsediyorum. Son yıllarda şarj edilebilir cihazlarla o kadar çok haşır neşir olmuşum ki pilleri neredeyse unutuyormuşum.

Hatırlıyorum da 18 – 19 yıl önce, walkman taşıdığım zamanlarda pil hayatımın ayrılmaz bir parçasıydı; ceplerimde hep dolu ve boş piller olurdu. Sonra şarj edilebilir piller almıştım ve pile verdiğim para biraz olsun azalmıştı.

Yakın zamanda ise (üç yıl önce) Canon marka dijital fotoğraf makinesi nedeniyle tekrar pil taşımaya başladım. Allah’tan Canon’dan sonra aldığım Panasonic Lumix’in şarj edilebilir pilleri vardı.

Birkaç yıl aradan sonra ilk kez bir ay önce bitmiş pillerim oldu. Doğal olarak pilleri çöp kutusuna atmadım. Atık pil toplama kutularından birine atabilmek için montumun cebine koyduğum bu piller bir ay boyunca Bakırköy, Zeytinburnu, Sirkeci, Yayla, Mecidiyeköy, Kadıköy, Kızıltoprak ve Göztepe’yi dolaştı. Çünkü artık sokaklarda eskisi kadar çok pil toplama kutusu yok. Baktım ki pilleri atamıyorum, ben de İstanbul Büyük Şehir Belediyesi’nin web sitesindeki Beyaz Masa uygulamasını kullanarak pil toplama ünitelerinin akıbetini belediyeye sordum. Aldığım cevaptan öğrendim ki belediyemiz artık atık pilleri toplamıyormuş. Bu işi Taşınabilir Pil Üreticileri Ve İthalatçıları Derneği isimli bir kuruma bırakmış. Ne yalan söylemeli böyle bir dernek olduğunu ilk kez duyuyordum. Hemen derneğin web sitesine girdim ve neler yaptığını inceledim. Bana biraz tabela derneğiymiş gibi geldi. Sanki pil ithalatçıları yasal bir zorunluluk nedeniyle veya kamudan alacakları bazı kaynakları garantilemek için bu derneği kurmuşlar gibi… Neyse konumuz bu değil! Derneğin web sitesindeki Atık Pil Toplama Noktaları’nın beni ilgilendiren, bana en yakın olan semtlerine baktığımda hep aynı mesajı gördüm: Toplama noktaları daha sonra yayınlanacak…

Ardından derneğe bir e-mail atarak atık pil toplama noktaları arasında Taksim, Kadıköy gibi merkezi yerlerin olmamasına üzüldüğümü, ayrıca Bakırköy gibi bazı bölgelerin altlarında hiçbir adresin bulunmadığını söyledim ve toplama ünitelerinin sayısını hızla arttıracaklarını umduğumu belirttim. O mesajı gönderirken cevap almayı ummuyordum, almadım da. Ama tamamen bir şans eseri Kadıköy Altıyol’dan aşağı doğru inerken, Kuşdili Caddesi’nin tam ortasındaki Çetinkaya mağazasını biraz geçince, Kuşdili Otoparkı’nın tam karşısında bir tane pil toplama kutusu gördüm ve cebimdeki pilleri oradaki kağıt toplayan eskicilerin şaşkın bakışları arasında bu kutuya attım. İhtiyaç duyabilirsiniz diye atık pil toplama kutusunun tam yerini Google Maps’te de işaretledim.

  

Daha Büyük Haritayı Görüntüle

Eğer bir kez daha tarif etmek gerekirse Altıyol’daki boğa heykelinin oradan trafikle aynı yönde aşağı ineceksiniz. Çetinkaya mağazasını geçince sağdan ikinci sokak, Kadıköy Adliyesi tarafından gelir ve Kuşdili Caddesi’ni keserek Pazar Yolu Sokak’a girer. İşte benim bir aylık aramalar sonunda bulabildiğim tek pil toplama kutusu tam o köşede!

Anlayacağınız (bence) ben üzerime düşeni yaparak atık pilimi evsel atıklarla karıştırmadım ve özel toplama ünitesine attım. Artık o pilin doğaya zarar vermemesini engellemek bu işle ilgili vakfın görevi. Ama ben belediyenin bu işi bir vakfa devretmesini de pek anlayamadım ya neyse…

Önemli not: Lütfen vakfın web sitesini siz de inceleyin ve atık pil toplama noktalarına göz atın. Okullara ve muhtarlıklara konulanlar için bir şey diyemem ama beş yıldızlı otellerdeki kutulara kim boş pil atmaya gider onu ben bilemem…

h1

Arabamı Sattım

25 Mart 2008

Dün arabamı sattım. Aslında çok uzun bir zamandır satmayı planlıyordum ama alıcı adaylarıyla bir türlü anlaşamıyordum. Hatta en sonuncusu şaka yollu “sanırım siz bu arabayı satmak istemiyorsunuz” demişti. 1998 model, otomatik vites bir Clio kullanıyordum. Eskiydi ama çok bakımlıydı. Dün fark ettim ki ben arabamı çok seviyormuşum. Satış işlemleri bitip anahtarları yeni sahibine verdim. Arabanın bagajında duran Nike’larımı aldım ve hüzünlü bir şekilde arkasından baktım arabamın. Arabamı ne kadar sevdiğimi işte o zaman, yeni sahibi tarafından benden uzaklaştırılırken anladım.

Aslında öyle araba meraklısı biri değilim. Memur emeklisi bir babanın bakmakla yükümlü olduğu çocuklarından biri olarak dünyaya geldiğinizde, hayallerinizi süsleyen ilk şey araba olmuyor. Birçok erkek çocuğun aksine 18 yaşını doldurur doldurmaz ehliyet alan, araba kullanmaya başlayan biri değildim anlayacağınız. Ehliyeti sadece boyutları küçük olduğu için, kimlik taşımak daha kolay olsun diye aldım. Zaten ben büyürken ne babamın ne de bir başka tanıdığımın bana verecek arabası yoktu. 2003 yılında yani 30 yaşıma geldiğimde ilk arabamı, dün sattığım Renault Clio’yu aldım. Aslan oğlum Doğuş İstanbul’un diğer yakasına taşınmıştı. Oğlumu daha rahat görebileyim, zamanımız yollarda geçmesin diye borçlanarak almıştım. Şükürler olsun ki Clio’nun borçlarını ödeme konusunda sorun yaşamadım. Üstelik arabama da çok iyi baktım. O da sağ olsun beni hiç yolda bırakmadı, üzmedi. Beni Doğuş’a kavuşturduğu için ona da “oğlum” diyordum. Çok uzun süreler kullanmadığım oldu. Aylarca otoparklara bıraktım. Mesela Hürriyet Medya Towers’ın otoparkında bir yıla yakın durdu. Sonra sırasıyla SOYAK’taki ve Göztepe’deki evin otoparklarını mesken belledi. Göztepe’de mutfak canımdan arabama bakıp yanındaki BMW ve Toyota’dan daha güzel göründüğünü söylerdim. Bence gerçekten de daha güzel görünüyordu :)

Hatırlayanlar olacaktır geçenlerde yazdığım Taşınma başlıklı yazıda, evden çıkarken bomboş daireye bize yaşattığı mutluluklar için teşekkür ettiğimi, bizden sonra da aynı yerde yaşayacakların o evde en az bizim kadar mutlu olmalarını dilediğimi belirtmiştim. Clio’yu devretmek için notere gittiğimizde de bir bahaneyle arabaya gidip beni hiç yolda bırakmadığı için ona teşekkür ettim. Yeni sahiplerini de üzmemesini söyledim ;)

Biliyorum ki birçok arkadaşım da (her ne kadar eski deseler de) Clio’mu beğeniyordu. Zaten dün cebimde arabanın parası eve dönerken telefonda satış haberini ilk duyan Boysan “üzüldüm” dedi. Bu sabah Süreyya’nın verdiği tepkiyse “hay Allah” oldu. Şimdi Sürü bu sayfayı okursa “benim duygusal hayvanım üşenmemiş sattığı araba için yazılar bile yazmış” diyecek… Ama dedim ya arabamı sattım ve o anda aslında onu ne kadar çok sevdiğimi fark ettim. Bakalım oğlum Doğuş arabayı satmış olmama nasıl bir tepki verecek?

h1

Cold House

20 Mart 2008

Hiç ummadığım bir anda hayatıma girdi yine Cold House. İlk seferinde de aynen böyle olmuştu. 1999 yazının başıydı; henüz 19 Ağustos felaketi yaşanmamış, aslında ölüme ne kadar yakın olduğumuz kafalarımıza kazınmamıştı. O zamanlar Aktüel’de çalışıyordum. “Yakın arkadaşım” olarak gördüğüm kişilerden birinin bir plak şirketi vardı. Telefonda bana bir albüm göndereceğini ve mutlaka dinlemem gerektiğini söyledi, çok beğeneceğime emindi. Bense çok umutsuzdum. Çünkü son zamanlarda kendimi tamamen Texas’a vermiştim; dur durak bilmeden “White on Blonde”un takipçisi “The Hush” albümünü dinliyordum. Her ne kadar bu yeni albümde grubun eski çalışmalarından bildiğim o “çelik sesli” gitarlara pek rastlamasam da Sharleen Spiter’nin vokali kanımı kaynatıyordu. O nedenle zarfın içinden çıkan Cold House’un “Swim With Me” isimli albümüne pek şans vermemiştim. Birkaç gün sonra o malum dost yine aradı ve albümü nasıl bulduğumu sordu. Dinlememiştim ki! “Dinle” dedi, “beğeneceksin”. Onunla telefonda konuşurken çekmecelerde albümü buldum ve ilk kez alıcı gözle kapağına baktım. Kara kalem bir çalışmaydı, değişikti ama asıl güzel olan şey grubun logosuydu. Dinleyeceğime söz verdim. “Bir kitap okudum, hayatım değişti” gibi bir metafora gönderme yapıp “bir albüm dinledim ve hayatım değişti” diyecek halim yok. Ama gerçekten çok beğendim. O kadar çok beğendim ki sonrasında çok ama çok uzun bir süre Cold House CD’sini hiç yanımdan ayırmadım. Hangi şarkının çaldığını umursamadan baştan son dinlediğim, yolda yürürken şarkılarını mırıldandığım bir grup oldu benim için.

Aktüel’e yazmak için grubun üyeleriyle de tanışmıştım. Tüm besteleri Mehmet Can Erdoğan yapıyordu, şarkı sözleriniyse Yasemin Bozbeyoğlu’na aitti. Yani Mehmet müzikleri yapıyor, Yasemin ise yazdığı sözleri aynı zamanda seslendiriyordu da. Açık yüreklilikle söylemem gerekir ki her ikisi de gayet başarılıydı. Mehmet, 1995 sonrası İngiliz elektronik müziğinin en güzel örneklerini verirken, Yasemin de kendi sözlerini mükemmel bir şekilde yorumluyordu. Cold House’u o kadar sevmiştim ki, o yaz Parkorman’da yapılan Massive Attack konserinde Yasemin’le karşılaştığımda “keşke şu an sahnede siz olsaydınız” demiştim.

Neyse aradan sekiz yıl geçti sanırım. Bu sekiz yıl içinde zaman zaman kendimi “Fire In The Rain” veya “Wind” söylerken buldum. “Are You Strong Enough?” veya “Solitary Night”ı mırıldanırken kendime yakalandığım da oldu. Ama nedense Cold House hiç dinlemedim. Üstelik “Swim With Me” albümünden bende en az iki tane varken… Arada bir yerlerde grupta değişiklikler olduğunu, hatta dağıldığını filan okudum ama inanın son durumu hiç bilmiyorum. Sanırım pek ilgilenmiyorum da…

Geçen hafta sonu bir arkadaşımın bilgisayarından bazı filmleri kopyalarken bir Cold House klasörü gördüm. Ve şaşırarak, istemeye istemeye o klasörü de aldım. Cold House hayatıma, ikinci kez böylesine beklenmedik bir anda girdi. Dört gündür dinlememeye çalıştığım Cold House’un “Swim With Me” albümü şu an GOM Player’ımda. Beşinci veya altıncı kez çalıyor olmalı. Bu yazıyı yazarken Facebook’ta Mehmet Can Erdoğan ve Yasemin Bozbeyoğlu isimlerini arattım. Şu an ne yaptıklarını merak ettim. Mehmet’e rastlamadım, bir tane Yasemin Bozbeyoğlu buldum ama onun da profiline ulaşamadım.

…I ride upon these train of never ending pain / As you try to light my way / But I’m fire in the rain…

Ben biraz daha Cold House dinlemeliyim…

h1

Sevilla Hatırası

5 Mart 2008

7 Şubat 2005 günü İstanbul karlar altındaydı. Bir gece önce ansızın başlayan kar, İstanbul’u hazırlıksız yakalamıştı. Yanlış hatırlamıyorsam saat 13:30’da kalkması gereken uçağımız ancak 18:30’da havalanabilmişti.

Sabah uyandığımda arabamı karlar altında görüp işe taksiyle gitmiş ve “bu havada uçak filan kalkmaz” dediğim için de evden çıkarken yanıma hiç eşya almamıştım. 12:30 gibi uçağımızın mutlaka kalkacağını ama saatinin belli olmadığını öğrendiğimde de gazeteden eve dönüp, küçük bir bavul hazırlamıştım.

Madrid’ten aktarma yapıp Sevilla’ya ulaştığımızda sanırım programın on saat filan gerisinde kalmıştık. Yani ilk boş gün yolda geçmişti.

Kaç gün kaldığımızı şimdi hatırlayamıyorum ama o geziden epey keyif almıştım. Bir kere Yurtsan Abi’yi ve Serhat Ayan’ı yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Seminerler bittikten sonra acayip güzel bir havada şehri gezmiştik. Endülüs’ün başkenti Sevilla, Museviler’den ve Müslümanlar’dan kalan mimari dokusuyla bana çok tanıdık gelmişti. Yer yer Bodrum’u hatırlatan mavi boya ve çinilerle süslü beyaz duvarlı birkaç katlı evleri, dar sokakları, meyhanelerin sokaklara taşan masaları sanki olmak istediğim yeri hatırlatıyordu. Öte yandan gayet güzel şaraplar içmiş, keyifli sohbetler yapmış, farklı tatlarda zeytinler yemiştik. Hele bir meyhanede gelen mezeler arasındaki kalamatalar vardı ki tadı hala damağımdadır. Bir de çok lezzetli bir ıstakoz yemiştik. O güzel akşam yemeğinde “kimler ıstakoz yer?” diye soran Yurtsan Abi’ye bir kez daha şükranlarımı iletmemem lazım.

Yine güneşli bir gün Sevilla’ya çok yakın  Jerez pistini ziyaret edip, kısa bir süre sonra başlayacak olan Formula 1 sezonuna hazırlanan takımların çalışmalarını izlemiştik. Padok alanına yaptığımız özel gezide Formula 1 arabalarını ve güzellerini görmüştük. Ayrıca Toyota takımının garajına girmiştik. Benim içinde bulunduğum grubun garaj ziyareti sırasında Ralf Schumacher’in pit stop yapması ise gerçekten süper bir duyguydu. Birkaç adım ötemde şimdiye kadar hep televizyon gördüğüm o meşhur zamana karşı yarış yapılmıştı; Ralf’in lastikleri değiştirmiş ve yakıt ikmali yapılmıştı. Aynı günün akşamında Toyota’nın sponsoru Panasonic tarafından düzenlenen yemeğe katılan Jarno Trulli ile bir fotoğraf bile çektirmiştim :)

Belki karlar altında bir İstanbul’dan sonra küçük ama güneşli bir Akdeniz şehri olduğu için, belki de yukarıda saydığım nedenler yüzünden Sevilla’yı çok sevdim. O günden sonra defalarca farklı insanlara “Sevilla çok güzel bir şehir” derken buldum kendimi. “Evet Barcelona mükemmel ama yaşayacak olsam Sevilla’yı seçerdim” dediğim de oldu. Yanında olmaktan, yanımda olmasından mutluluk duyduğum eski sevgilime “Keşke kendimize zaman ayırıp Sevilla’ya gidebilsek. Keşke yeterince zamanımız olsa da önce Barselona, sonra da Sevilla sokaklarını arşınlasak” dediğimi de hatırlıyorum. Hala da aynısını düşünüyorum; Sevilla çok güzel bir şehir ve mutlaka en az bir kere gitmem, görmem gerekiyor…

Önemli not: Artık binlerce (sanırım 2500) Fenerbahçe taraftarının da anlatacak Sevilla hatıraları var. Onlar da Sevilla’ya gittiler ve büyük bir zaferle geri döndüler. Hepsini tek tek kıskandım. Hem Sevilla’da güneşli günler geçirdikleri için hem de Fenerbahçe’min bu büyük zaferini yerinde izledikleri için… Ama daha önemlisi gün geceden beri dünyanın farklı yerlerinde yaşayan milyonlarca Fenerbahçeli’nin de anlatacak Sevilla hatırası var. Artık çeyrek finaldeyiz ;)

h1

Yeni Bir Spam Türü

3 Mart 2008

Son zamanlarda blog sayfama yazdığım hemen her yazıya birkaç saat içinde yorumlar ekleniyor. Eski yazılarıma bile “eline sağlık çok güzel yazmışsın”, “bence de”, “seninle aynı şeyleri düşünüyorum” gibi aslında pek bir şey ifade etmeyen yorumlar ekleniyor. Bu yorumlar her ne kadar farklı kişiler tarafından yazılmış gibi görünse de genelde yazarlarının IP’leri hep aynı oluyor. Ya da farklı e-mail adresleri verilse de tüm yorumcular aynı web sitesini referans olarak gösteriyor.

Ben bu yorumları yeni bir spam türü olarak değerlendiriyorum. Çünkü gördüğüm kadarıyla bu yorumları yazan arkadaşların tek amacı kendi web sitelerine verilen link sayısını arttırmaktan ibaret. Sizin web sitenizin veya blog sayfanızın işe yaramaz yorumlarla dolmasını veya bıraktıkları sözde yorumların hiçbir artı değer yaratmaması onların umurunda değil. Anlayacağınız kendini zeki zanneden webmaster tayfasının son buluşu da bu. Belki bu yöntem insanların MSN şifrelerini çalıp, kontak listesindeki arkadaşlarına “hey şu siteye baksana” mesajları atmak kadar haince değil ama yine de rahatsız edici… Zaten bu yeni yöntem MSN şifresini hack etmek kadar zor da değil. Ayrıca böylesi bir spam türüne karşı Akismet’in de yapabileceği hiçbir şey yok. Her şey blog sahibinin muhakemesine bağlı.

Benim yazılarımı okuyan blog yazarlarını bu yeni yönteme karşı uyarmak istedim. Tabii en son uyanan ben değilsem ;) Arkadaşlar blog’larınıza sahip çıkın. Sayfalarınızın birkaç çakal tarafından kullanılmasına izin vermeyin, her yorumu onaylamayın. Yorumların, yazdığınız konuyla ilgili olup olmadığına, sizin sayfanıza artı bir değer katıp katmayacağına dikkat edin.

h1

Büyük Düşünmek

27 Şubat 2008

Her gün düzenli olarak ziyaret ettiğim bir web sitesi, daha doğrusu forum sitesi var. Tüm diğer forumlar gibi bu site de reklam alarak ayakta duruyor ve gördüğüm kadarıyla en büyük reklam kaynağı Google AdSense.

Yaklaşık bir haftadır bu sitede çıkan AdSense reklamlarından biri dikkatimi çekiyor. Aslında şaka gibi bir şey ama kesinlikle şaka değil. Üstüne üstlük herkesin ders çıkarması gereken bir “büyük düşünme” örneği bu reklam…

Image Hosted by ImageShack.us

Sözünü ettiğim 300 * 239 piksellik reklamın ekran görüntüsünü yukarıda var. NAKLİYECİ yazısının altında bir abi kamyonete yaslanmış, ekmek teknesinin önünde poz vermiş. Bu banner’a tıkladığınızda www.mininakliye.com adresine yönlendiriliyorsunuz ve Sitenin Tufan Nakliyat’a ait olduğunu görüyorsunuz. Tufan muhtemelen kamyonete yaslanan abinin adı. Tek sayfadan oluşan web sitesinde gerekli olan tüm bilgiler mevcut. Verilen hizmetlerin çeşidi, kontak bilgileri, hizmet verilirken kullanılan aracın modeli… Bence tek eksik, aracın daha önce kaza yapıp yapmadığının kontrol edilebilmesi için plakası. Zaten Tufan Abi’nin resmine bakınca plakanın özellikle gizlenmediği rahatlıkla anlaşılıyor.

Şimdi isteyen bu reklamla, daha doğrusu Tufan Abi’nin tek sayfalık web sitesiyle dalga geçebilir. Hatta işi abartıp yevmiyeyi Google’a kaptırdığı için Tufan Abi’yi eleştirebilir de… Ama böylesi bir tanıtım yapmaya karar verdiği için Tufan Abi’nin zekasını alkışlamak isteyenler de çıkacaktır… Ben alkışlamakla yetinmeyip önünde şapka çıkaranlardanım… Şu an bir kamyonete ihtiyacım olsa hiç zaman geçirmeden Tufan Nakliyat’ı arardım. Eğer etrafımdaki insanlardan yakın zamanda kamyonete ihtiyacı olan çıkarsa onlara da Tufan Abi’yi önereceğim.

h1

Fenerbahçe 3 – Sevilla 2

21 Şubat 2008

Dün akşam Şampiyonlar Ligi ikinci tur ilk maçı için sahaya çıkan Fenerbahçe kazanma hırsı sayesinde Sevilla’yı evine üzgün gönderdi. Aslında maçın ilk dakikalarında Sevilla çok daha organize görünüyordu. Sevilla’nın çok isabetli bir şekilde ayağa yapılan pasları ve hızlı oyunu ilk 15 dakika bizimkileri epey zorladı. Derken ligin ikinci yarısına gayet iyi başlayan Mateja Kežman, Uğur Boral’ın soldan ortaladığı topa kafayı vurdu ve ilk golümüz geldi. Beş dakika sonra Volkan ve Edu ikilisinin genç kalecilere ders olarak okutulması gereken kolektif hatasıysa Sevilla beraberliği yakaladı. İkinci yarıdaysa gerçekten çok daha heyecanlı bir 45 dakika yaşandı ve sonuç olarak Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadı, son iki yılın UEFA Kupası sahibi Sevilla için kötü anıların yaşandığı bir yer olarak tarihe geçti. Sonuçtan ve skordan çok memnunum. Oynanılan futbolun da çok daha iyi olabileceğini not ettikten sonra iyi olduğunu söylemek lazım. Hele 4 Mart’taki rövanş maçındaki beraberliğin bile Fenerbahçe’ ye çeyrek finali getireceğini bilmek çok keyifli. Ama benim derdim her zaman olduğu gibi başka.

 Alex de Souza Kime Karşı?

Aslında “Üzgünüm Fenerbahçe” başlıklı yazımda da bu konuyu anlatmak istemiştim ama pek başarılı olamamıştım :( O yazıyı da yine bir Şampiyonlar Ligi maçından sonra yazmıştım diye hatırlıyorum… Şimdi olayı bir kez daha açma zamanı geldi.

Şimdi şöyle bir geçmişi hatırlayalım. Şu ana kadar Fenerbahçe’nin en sevilen yabancı futbolcularından biri olan Pierre van Hooijdonk’u hatırlıyor musunuz? Takım içindeki kamplaşmadan yakınırdı. Üstü kapalı olarak Brezilyalılar’ın kendi aralarında oynamasından şikayet ederdi. Pas alamadığından yakınırdı. Ama yine de Fenerbahçe’ye çok yararı dokunmuştu. Şu an bile (ben dahil) birçok taraftar, Pierre van Hooijdonk’un Fenerbahçe için bir şeyler yapmasını, teknik heyette ona da yer verilmesini istiyor. Ama ne oldu? Yönetim Alex de Souza ile Pierre van Hooijdonk arasında bir tercih yapmak zorunda kalınca kazanan Alex oldu. Kötü mü oldu? Sanmıyorum, çünkü sonuç ortada. Fakat iyi bir yönetimin ipleri kopartmaktansa bu iki yıldızı birlikte oynamaya ikna etmesi gerektiğini düşünüyorum. Gelelim Nicolas Anelka’ya. O da ilk başlarda uygun yerde pas alamamaktan şikayet etmedi mi? Hatta yedekte beklediğinde gıkı çıkmayan adam açık açık gol atabilecek pozisyonlarda top alamadığını söylemedi mi? Pierre van Hooijdonk’un da Nicolas Anelka’nın da en az Alex kadar büyük futbolcu olduğuna inanıyorum. Ancak Oğuz Çetin’den beri takımı sırtlayan tek futbolcu olmanın verdiği güçle bu büyük ego savaşlarını hep Alex kazandı. Yönetim hep Alex’i rahat ettirecek transferler yaptı.

Tıpkı Nicolas Anelka gibi Mateja Kežman da büyük umutlarla transfer edilmişti. Anelka’nın yedekte beklediği takımda ilk yarı itibariyle Kežman pek yedekte kalmadı. Daha doğrusu sakatlık dışındaki durumlarda  kulübeyi beklemedi. Yedekte kaldığı zamanlarda da bol bol konuştu… Ne zaman Kežman, sakatlık veya formsuzluk nedeniyle kızağa çekildi o zaman Semih Şentürk’e gün doğdu. Alex de ne Kežman’a ne Anelka’ya ne de Van Hooijdonk’a yapmadığı güzellikleri Semih’e yaptı. Semih de bu fırsatı çok iyi değerlendirdi ve seyircinin bir numaralı futbolcusu oldu. Tribünlerin kalbinde Tuncay’ın gitmesiyle boşalan yeri çok iyi doldurdu.

 Alex, Semih’i Seviyor

Şimdi gelelim bu koca yazının esas nedenine. Bence yönetimin bir an önce Kežman / Semih sorununa bir çözüm bulması gerekiyor. Çünkü görünen köy kılavuz istemiyor ve Alex, Semih’le oynamayı daha çok seviyor. Eğer şimdiye kadar Alex için Van Hooijdonk ve Anelka’dan vazgeçildiyse Kežman’dan da vazgeçilebilir ve Semih’in önü açılabilir diyorum. Sonuç olarak Semih, Kežman’dan daha genç, taraftar Semih’i daha çok seviyor ve her şeyden önemlisi başarılı. Yıllar önce Fenerbahçe PAF takımına transfer oldu ve o günden beri fırsat verilmesini bekliyor. Yeri geldi kiralık olarak İzmir’e geri gönderildi, yeri geldi kadroya alınmadı veya yedekte bekletildi ama o hep bugünleri bekledi. Ve artık yönetim tarafından desteklenmesinin zamanı geldi. Eğer ki Fenerbahçe’nin kadrosu ve Zico’nun kafasındaki oyun planı Kežman ve Semih’in birlikte oynamasına izin vermiyorsa, bu işi içinden çıkılmaz kaos haline gelmeden çözmek gerek.

h1

Ömür Boyu İmza

20 Şubat 2008

Geçen hafta İspanya’dan bir haber geldi. Real Madrid Kulübü Başkanı Ramon Calderon, bir basın toplantısı düzenleyerek takım kaptanı Raul Gonzalez ve kaleci İker Casillas‘ın kontratlarının uzatıldığı ve bu iki futbolcunun jübile yaptıktan sonra da kulüpte kalacakları açıkladı. Hemen aklıma Rıdvan Dilmen, Tanju Çolak, Hakan Şükür, Emre Belezoğlu, Tugay Kerimoğlu gibi isimler geldi. Ben Türkiye’de takımıyla ömür boyu sözleşme imzalan bir sporcu henüz görmedim. Daha doğrusu yabancı transferi için kesenin ağzını açan yöneticilerin, hiçbir yerli sporcuya cömert davrandığına şahit olmadım. Tabii bir de Yunanistan’ın Larissa takımında top koşturmak zorunda kalan Tümer Metin ve yine rotayı Yunanistan’ın PAOK takımına çeviren milli basketbolcumuz İbrahim Kutluay’ın durumu var ki en iyisi o konuya hiç girmemek.

Bir kulübün sporcusuna sahip çıkmasının ne kadar önemli olduğunu anladığımızda başta ülkemizdeki futbol anlayışı ve spor kulüplerinin yönetim şekli olmak üzere birçok şeyin değişeceğini düşünüyorum. Adım gibi eminim şimdi Gökberk kalkıp “Abi hangi futbolcu Real Madrid ile ömür boyu sözleşme imzalamaz? Ben olsam ben de imzalarım” diyecek ama bence iş burada futbolcuların takımlarına güvenmesinden ibaret değil. Esas iş kulüplerin başarısının yöneticiler kadar sporculara da bağlı olduğunun anlaşılmasıdır. O nedenle başta Rıdvan Dilmen olmak üzere birçok futbol efsanesinin bu ülkede sadece yorumculuk yapmasını normal karşılamamak gerekir. Ali Şen’in gazabına uğradıktan sonra kendini antrenör olarak da ispat eden Rıdvan’ın, Fatih Terim yönetimindeki milli takımda neden görev alamadığını sorgulamak gerekir…

Neyse Türkiye’de bu tarz, yani insana değer verildiğini gösteren anlaşmalar olmaması üzücü işte…

h1

Değirmendere

9 Şubat 2008

Perşembe akşamı Süreyya aradı. “Yarın işin yoksa seni bir yere götüreceğim” dedi. Cuma sabahı Beşiktaş’ta Akaretler Yokuşu’nun başında Şampiyon Kokoreç ve İş Bankası’nın önünde buluştuk. Buluştuk dediysem bir Lancia Ypsilon ile gelip beni aldı. Nereye gideceğimizi ilk sorduğumda Boğaziçi Köprüsü’ne giriyorduk ama Sürü sadece “güzel bir yere” dedi.

Ataşehir önünden geçip paralı yola girdiğimizde İzmit Körfez Pisti’ne gittiğimizi düşündüm. Ama iki kapılı, 1.3 dizel motorlu bu arabayla pistte ne yapabileceğimizi ben de pek kestiremiyordum. Dilovası’ndan geçerken fabrika bacalarının kustuğu ve arabanın içinde bile kokusu hissedilen dumana nasıl izin verildiğini konuştuk. İzmit Outlet Center’a geldiğimizde Burger King’te bir şeyler atıştırdık. Çıkışta Değirmendere’ye gittiğimizi anladım. Değirmendere Süreyya’nın büyüdüğü yer; yanlış hatırlamıyorsam hayatının altı yılı burada geçmiş. Benim içinse Değirmendere deprem sonrası adını sık sık duyduğum, neşeli ve sosyal insanların yaşadığını tahmin ettiğim küçük bir kıyı kasabası.

Kasabaya girer girmez ilk fark ettiğim şey Değirmendere’nin benim düşündüğümden daha büyük bir yer olduğu. Doğruca sahile indik. Değirmendere, İzmit Körfezi’nin girişinde olduğu için karşı sahile pek uzak değil fakat bu taraftan görünen rafineri manzarası da pek güzel değil. Ama yine de gerçek anlamda denize sıfır evlerin olduğu, upuzun ve inanılmaz derecede sessiz bir sahili var. Tabii bu sessizlikte kışın ortasında soğuk bir gün yaşamamızın payı da var. Sahili bir baştan diğerine yürürken hala apartmanların arasında, yer yer boş alanlar olduğu gözünüzden kaçmıyor. Bunlar depremde yıkılan binaların olduğu yerler. Gözden kaçmayan bir bakşa şeyse satılık ve kiralık evlerin çokluğu…

Bir cafe’de oturup birkaç çay içtikten sonra yürümeye devam ediyoruz. Cuma trafiğine yakalanmamak için de saat 16:00 gibi geri dönüş yolculuğuna çıkıyoruz. Bu arada Sürü, dergide (Otomax) kullanmak arabanın birkaç fotoğrafını çekiyor. Hem gelirken hem de giderken gözü hep arabanın dijital göstergelerinde. Sanırım yakıt tüketimiyle ilgili detayları not etmeye çalışıyor.

Giderken Bon Jovi’nin “Destination Anywhere” albümünü dinlediğimiz için “Queen of New Orleans” yıllar sonra bir kez daha dilime dolanıyor. Dönüş yolunda ise CD Player’da a-ha’nın “Minor Earth / Major Sky” albümü çalıyor.

Çok sıkıntılı bir dönemimde, böylesi kasvetli bir günü deniz kenarında geçirdiğim için gayet mutlu bir şekilde eve dönüyorum. Ne de olsa bir günlüğüne, hatta birkaç saatliğine bile olsa sorunlar, sorun olmaktan çıkıyor. Bünye ekstradan aldığı deniz havasının sayesinde gayet iyi bir uyku çekiyor…