h1

Fiyatlar bu kadar serbest bırakılmalı mı?

28 Ocak 2010

Geçen hafta, bir akşamüstü sevgilim telefon açtı. Eve giderken Ortaköy Dereboyu Caddesi üzerideki DiaSA’dan alışveriş yapmış. Sonra bazı şeyleri almadığını fark edip, yine aynı cadde üzerindeki Namlı’ya girmiş.

Bu kadar fiyat farkı normal mi?

Sevgilim Namlı’dan alışverişi yaparken, biraz önce DiaSA’dan 2.2 TL vererek satın aldığı Tat Ketçap’ın etiketinde 1.8 TL yazdığını görmüş. Ertesi gün aradaki fiyat farkından duyduğu rahatsızlığı DiaSA müşteri hizmetlerine de iletti. Anladığım kadarıyla DiaSA müşteri hizmetleri “minareyi çalan, kılıfını hazırlar” mantığında bir cevapla bu şikayeti geçiştirdi. Ürün müdürünün kendisini arayacağını da söylemişler ama sanırım arayan, soran olmadı. Zaten ürün müdürü arayıp ne diyecek ki?

Arayıp “1.8 TL’ye satsak bile kâr edeceğimiz Tat Ketçap’ı size 2.2 TL’ye satarak açıktan % 22 daha kâr ediyoruz. Anlayacağınız keyfimiz gıcır. Ben de DiaSA’nın en gözüpek, en işini bilen ürün müdürüyüm. Genel kurulumuz da bu vurgunu onaylıyor” demedikten sonra, ne dese boş değil mi?

Anlayacağınız aynı cadde üzerinde, iki farklı markette, aynı ürün arasında dağlar kadar fiyat farkı var. Bu durumu kendi aramızda çok konuştuk, mantıklı bir açıklamasın bulmaya çalıştık. Ama bulamadık tabii. Ne dükkan kiraları, ne kampanya, ne de kâr marjları aradaki bu büyük farkı açıklamaya yetmedi.

DiaSA ve Namlı Hipermarketleri

DiaSA, dünyaca ünlü İspanyol Dia Group’un Türkiye’de Sabancı ile ortak kurduğu bir marketler zinciri. Dia Group’un Arjantin, Brezilya, Çin, Fransa, Portekiz ve İspanya’da da süpermarketleri var. Diğer ülkelerdeki strateji nedir bilmiyorum ama Türkiye’de Sabancı ortaklığıyla kurulan DiaSA’nın en önemli kozu ucuz olması.

Namlı ise bildiğim kadarıyla sadece İstanbul’da bulunan, DiaSA ile kıyaslandığında gayet küçük, bir marketler zinciri.

Watsons ve Gratis

Derken İstanbul’un karlar altında kaldığı 23 Ocak 2010 günü benzer bir şey benim başıma da geldi. Ben Watsons mağazalarını ilk kez Cevahir Alışveriş Merkezi’nde görmüştüm. Sonra Nişantaşı City’s’de de açıldığını fark ettim. Bildiğim kadarıyla Watsons, özellikle Uzak Doğu ülkelerinde çok popüler olan, ıvır, zıvır ve kozmetik malzemeleri satan bir zincir. O gün Nişantaşı’ndaki mağazadan 8.45 TL’ye Gliss saç bakım kremiyle, 4.99 TL’ye Trim marka tırnak makası aldım.

Aynı gün yolum Levent’teki MetroCity’e de düştü. Orada da Watsons benzeri Gratis isimli bir mağaza var. Biraz önce Watsons’dan aldığım ürünlerin buradaki fiyatlarını merak ettiğim için girip baktığımda aynı Gliss saç bakım kreminin 7.10, Trim tırnak makasının ise 4.50’ye satıldığını gördüm. Yani Watsons’da 13.44 TL ödediğim ürünleri, Gratis’ten 11.60’a satın almak mümkünmüş.

Biraz önce Gratis’in pek kullanışlı olmayan web sitesinden öğrendim ki, Gratis bir Türk markasıymış. Yani aynen Namlı gibi :)

Bence serbest piyasa ekonomisi anlayışımızda bir yanlışlık var. Bu kadar küçük ve ucuz ürünlerde, bu kadar fiyat farkı olmaması gerekiyor. Ya sivil toplum eliyle aradaki fiyat farkları ifşa edilmeli (ki benim yaptığım budur) ya da devlet kontrolünde bu haksız kazancın önü kesilmeli. Çünkü bence ortadaki tek sorun, çalışılarak kazanılan bir paranın harcanmasında değil. Bu gibi fiyat farkları, enflasyonun artmasına, ülkede üretilen değerlerden oluşan gelirin eşit olarak paylaşılamamasına neden oluyor. Bir de tüketicinin kendini kötü hissetmesine tabii ;)

h1

Bak şu AFM’nin yaptığına!

18 Ocak 2010

Ayda en az iki kere sinemaya gidiyorum ve çok uzun bir zamandır salon tercihimi Cinebonus’lardan yana kullanıyorum. Veya kullanmaya çalışıyorum diyelim. Çünkü bence Cinebonus’lar daha yeni ve daha konforlu salonlar.

Benim rotamdaki Astoria ve Kanyon’daki salonlardan çok memnunum. Gerçi Kanyon’da film seyretmek için artık saatler öncesinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor ama ben Astoria’yı da seviyorum. (Ki belki bir gün Astoria’daki salonların tasarımının neden striptiz kulübe benzediğini de yazarım. Ama bunu yazmak için önce sorunun cevabını benim bulmam gerekiyor :) )

Zaman zaman da Akmerkez ve İstinyePark’ta film seyretmek gerekiyor. Yani yolum AFM’lere de düşüyor.  İstinyePark’taki salonlar da konfor anlamında gayet tatminkâr.

Açıkça söylemek gerekirse bu saydığım alışveriş merkezlerindeki sinema salonları arasında en sevimsiz olanı Akmerkez. Çünkü diğerlerinden daha eski; koltukları yumuşamış, fuayesi hırpalanmış, basık olduğu için insanı huzursuz eden bir salon Akmerkez’deki.

Fakat yine de bazen Akmerkez’de film seyretmek zorunda kalıyorum. Mesela 16 Ocak Cumartesi akşamı,  Guy Ritchie’nin yeni filmi “Sherlock Holmes”u seyretmek için Akmerkez’e gittik.

Ve gördük ki Akmerkez AFM’nin gişelerinden kredi kartı ile bilet alamıyorsunuz. Gişelerden sadece nakit ödeme ile bilet alabiliyorsunuz. Eğer kredi kartıyla bilet alacaksanız işleminizi MyBilet.com’un kiosklarından yapmanız gerekiyor. Bu benim için sorun değil, ama sinema salonuna gelip, gişenin hemen yanındaki kiosktan biletimi kredi kartıyla aldığım için MyBilet’e hizmet bedeli ödemek zorunda kalmak bence sorun. Hatta en güzel tanımlamayla bence bu da küçük çapta bir dolandırıcılık!

Bankalar, Visa veya MasretCard bu konuda ne düşünür, ben bilemem. Ama hisseleri İMKB’de işlem gören, bildiğim kadarıyla yabancı ortaklı, halka açık bir şirket olan AFM için bu çok kötü bir durum. Daha doğrusu yakışmayan bir durum. Müşterilerini aynı hizmet için daha fazla ödeme yapmaya zorlamak hiçbir vizyon sahibi şirkete yakışmıyor. Ayrıca müşterisini zorla aracıya yönlendirerek, bu sayede başka bir şirketin de para kazanmasını sağlamak bana pek etik de gelmiyor. Bu uygulamayı müşteriye saygısızlık olarak da görüyorum.

Bu durumdan duyduğum rahatsızlığı iletmek ve bu anlamsız uygulamanın sadece Akmerkez AFM’de mi, yoksa bütün AFM’lerde mi geçerli olduğunu öğrenmek için AFM’nin web sitesi üzerinden şirkete mesaj göndermek istediğimdeyse http://www.afm.com.tr/Contact.aspx adresindeki iletişim formunun çalışmadığını gördüm.

Web sitesindeki iletişim formu çalışmayan, halka açık, yabancı ortaklı bir şirketin müşterilerine saygı göstermesini bekleyerek hata mı yapıyorum?

h1

Sigara yasağı ertelenMEsin!!!

11 Ocak 2010

Söze sigara içmediğimi, sigara dumanından pek rahatsızlık duymasam da yakım çevremdeki insanların sigara içmelerinden haz etmediğimi söyleyerek başlamalıyım ki bu yazının tarafsız olmayacağını herkes kolayca anlasın :)

19 Temmuz 2009’dan beri dumansız hava sahasına kavuşmuş durumdayız. Ben sigara yasağından çok memnunum. Yasakla ilgili en ufak bir şikayetim yok. Yasağı biraz adaletsiz ve katı bulsam da uygulanmasını sonuna kadar destekliyorum. O nedenle de yasak konusunda yapılan tüm eleştirilere kulaklarımı kapalı tutuyordum. Ama ne zaman bir yerlerden patlak verileceğini de için için merak ediyordum. Öyle ya ülke olarak, daha doğrusu halk olarak lobicilik faaliyetlerine çok alışık değiliz. Ne zaman birileri, bir şeylere inanmamızı istese bir şekilde inandırılırız. Sonrasında geriye dönüp neye inandığımıza da pek bakmayız.

Uzun bir zamandır tütün lobisinin sigara yasağına karşı ne tarz bir hamle yapacağını merakla bekliyordum. Sonunda birileri konuyu dillendirmeye başladı. Önce sigara satışlarında kayda değer bir azalma olmadığı söylendi. Hemen ardından da bu yasağın her işletme için uygulanmasının haksızlık olduğu gibisinden “özgürlükçü” düşünceler yankılanmaya başlandı. Sonuç olarak da bu yasağın beş yıl süreyle ertelenmesi için tasarılar hazırlandı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu.

Ben sigara satışlarının azalmadığı görüşüne katılmıyorum. İnanıyorum ki ülkemizde sigara tüketimi bu yasakla birlikte ciddi oranda azalmıştır ve daha da azalacaktır. Bir kere yeni tiryakiler yaratılmaması açısından bu yasağın faydalı olduğunu düşünüyorum.

Bazı mekân işletmecilerinin bu yasak nedeniyle kazançlarında azalma olup, olmamasıyla da pek ilgilenmiyorum. Bundan böyle yemek yemek veya bir şeyler içmek için gittiğim bir mekânda sigara kokusu duymak istemiyorum. Kısacası sebepleri ne olursa olsun sigara yasağının ertelenmesini istemiyorum!!!

h1

Pepsi’den 10 bin TL kazanmışım(!)

9 Aralık 2009

Cumartesi sabahı cep telefonuma bir SMS geldi. Pepsi’nin Ramazan için düzenlediği kampanyadan 10 bin TL kazanmışım ve Pepsi danışma hattını aramam gerekiyormuş.

Bu devirde 10 bin TL’ye “hayır” diyebilen babayiğit var mıdır bilmiyorum.

Bana gelen SMS’te yazanlar tam olarak şöyleydi:

DEGERLI ABONEMIZ SEDA SAYANIN ‘ IN PEPSI YASATIR SENI RAMAZANA öZEL KAMPANYASINDAN 100 BIN VE 10 BIN TL öDUL IKRAMIYESINDE HATTINIZ 1 500 HAT ARASINDA HATTINIZ 9. NCI CIKTI 10 BIN TL öDüL IKRAMIYESI KAZANMISTIR PEPSI BILGI VE ISLEM ICIN MERKEZI 0538 592 05 24 PEPSI DANISMA HATTINI ARAYIN..

Takdir edersiniz ki bu mesajı gönderen telefon numarası da 0538 592 05 24’tü ve yukarıdaki metin, tüm anlatım bozukluklarıyla bu hattın sahibi tarafından kaleme alınmıştı.

Önce Pepsi Müşteri Hizmetleri’nin 0800 211 71 19 numaralı telefonunu aradım. Cumartesi olduğu için telesekretere not bıraktım.

Ardında da 0538 592 05 24’ü aradım. Yaklaşık bir saat boyunca numara sürekli meşguldü. Anlayacağınız bu SMS’in hedefindeki insanlar “kazandıkları ikramiyeyi” alabilmek telefona sarılmıştı. Yirminci denemede filan Rus cumhuriyetlerinden gelip Türkiye’de çalışan ve zamanla Türkçe öğrenen insanların aksanını andıran bir Türkçe konuşan kişi, aradığım yerin Pepsi Müşteri Hizmetleri olduğunu söyleyip, kendisini de burada çalışan müşteri yetkilisi Yasin olarak tanıttı. Ardından da anne adı, baba adı, vatandaşlık numarası gibi soruları sıraladı. “Bu bilgilere neden ihtiyacınız var?” dediğimdeyse Yasin Bey telefonu yüzüme kapattı.

Sıradan bir kontör dolandırıcılığı olabileceği gibi, vatandaşlık numarası, banka hesap numarası gibi detayları da istediklerine göre daha planlı bir dolandırıcılık da olabilir.

Salı günü Pepsi Müşteri Hizmetleri’nden arayıp durumun bir dolandırıcılık olduğu söylediklerinde, Pepsi’nin konuyla ilgili savcılığa başvurduğunu da öğrendim. Bence bu işi yapanı bulup, Seda Sayan’a teslim etseler çok daha adil bir cezalandırma yöntemi uygulamış olurlar:) Eminim Kadırgalı Seda Abla, bu tarz şartlatanlara mahkemelerin kesemeyeceği kadar ağır bir ceza keser…

h1

ADSL paketinizi kontrol ediyor musunuz?

16 Eylül 2009

Bugün bir arkadaşımdan duydum. Ona da ADSL hizmeti veren şirketlerden birinde yönetici olarak çalışan bir arkadaşı söylemiş.

Aslında böyle suyunun suyu şeylere pek inanmam ama bana hem çok mantıklı geldi, hem de hemen yararını gördüm.

Diyelim ki bir süre önce, herhangi bir kampanyayı fırsat bilerek ADSL abonesi oldunuz. Kampanya şartları gereği de aboneliğinizi yaptığınız şirkete belli bir kullanım taahhüdü verdiniz. Onlar da size, kampanya dahilinde belki bir modem, belki birkaç ay daha ucuz bir tarife verdiler. Veya aktivasyon ücretini almadılar. Siz mutlu, ADSL şirketiniz mutlu yaşamaya başladınız.

Derken (tıpkı benim gibi) taahhüt ettiğiniz süre doldu. Ama siz hâlâ eski tutarı ödemeye devam ediyorsunuz. İşte bu noktada sizin kaybettiğiniz, ADSL şirketinizin misli misli kazanmaya başladığı döneme giriyorsunuz.

Çünkü ADSL şirketinizi arasanız, bir yıllık (veya farklı bir sürelik) yeni bir taahhüt ile ekstra indirimler alabiliyorsunuz. Ya da ilk paketinizden daha uygun bir başka pakete geçebiliyorsunuz. Ama siz onlarla kontak kurmadan, onlar bu ucuz sistemden otomatik olarak yararlanmanıza izin vermiyorlar. Ya da sizi konuyla ilgili bilgilendirmiyorlar. Zaten şirket sizi arayıp “neden daha fazla ödüyorsunuz, gelin sizden daha az para alalım” dese şaşardım. Fakat kafaları biraz çalışsa, yani TTnet’ten toptan aldıkları ADSL paketlerinin üzerine neredeyse sıfır katma değer koyarak satmaktan başka işler de yapmaya niyetli olsalar, müşterilerini bilgilendirir, böylece sadık müşteriler oluştururlardı…

Neyse ben biraz önce Smile’ı aradım ve 2009 Mart’ında biten taahhüdümü bir yıl daha uzatarak ilk altı ay için %50 indirim aldım. Bu arada Mart’tan Ekim başına geçen yedi ay boyunca Smile tarafından kazıklanmış olduğumu öğrendim.

Şimdi söyleyebileceğim tek şey “Smile efendi, maymun gözünü açtı. 2010′un 1 Kasım’ında yeni avantajlar için kapına dayanırım” demek:)

Şaka bir yana burası Türkiye olduğu için çalıştığınız şirket ister Smile, ister TTnet, ister Superonline veya diğerlerinden biri olsun, durum değişmeyecektir. Bunların hiçbiri (bence) sadık müşteriler yaratmakla ilgilenmez; sömürdükçe sömürmenin yollarını arar. Zaten arkadaşımın arkadaşı da, ADSL hizmeti veren (TTnet) veya işin pazarlamacılığını yapan (Smile, Superonline, BiRi gibi) şirketlerin son bir yıldır asıl parayı buradan kazandıklarını söylemiş.

Düşünsenize, ortada bir şirket var ve bilançosunda faaliyet kârının karşısında bulunan rakamın büyük kısmını aslında müşterilerini kazıklayarak / bilgilendirmeyerek / aldatarak kazanıyor. Ne yazık ki “tutkuyla sevdiğimiz, yalnız ve güzel ülkemizde” bu tarz olaylar çok normal karşılanıyor.

O nedenle gözünüz açık olsun, paranızı kimseye kaptırmayın derim;)

h1

Bu ülkede korsan kitap biter mi?

1 Eylül 2009

Yıllardır korsan kitaplarla ilgili birçok şey duyuyoruz. Dahası şehrin hemen hemen her noktasında karşılaşıyoruz. Birçok insanın korsana karşı olduğunu, birçok insanınsa karşı olmadığını çok iyi biliyorum. Geçmişte defalarca korsan yayıncılığın asıl sebebinin yayınevleri olduğunu duydum. Bunu söyleyenler bir şekilde edebiyat dünyasının içinde, yayınevleriyle ilişkisi olan kişilerdi ve isim vererek hangi yayınevinin, hangi kitabını hem korsan hem de bandrollü olarak yayınladığını söylüyorlardı. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilemem. Bildiğim tek şey İstanbul’da korsan kitaba her yerde rastladığımız.

Peki korsan kitap biter mi?

Bence bitmez! Biraz sonra yazacaklarımdan sonra “biter mi” sorusunu “bitmeli mi” diye sormamız gerekecek…

Geçenlerde Kanyon D&R’da alışveriş yapıyoruz. Sevgilim elinde dört kitapla yanıma geldi. İlk ikisi Orcar Wilde’ın yazdığı tek roman olan “Dorian Gray’in Portresi.” Diğer ikisi ise Goethe’nin 1773’ta yazdığı “Genç Werther’in Acıları.”

Farklı yayınevlerinden çıkan bu kitaplarında muazzam fiyat farkları var. Şöyle ki Can Yayınları tarafından Dünya Klasikleri serisi içinde basılan “Dorian Gray’in Portresi” 17 TL. Aynı kitap, Lacivert Yayıncılık tarafından Antik Batı Klasikleri içinde yayınlandığındaysa fiyatı 4.75 TL’ye düşüyor.

“Genç Werther’in Acıları”nda da durum değişmiyor; Martı Yayınları tarafından basılan 2.95 TL etiketle satılırken, Sosyal Yayınları kitabına 6.50 TL fiyat biçmiş.

Eve gelince durumu internetten araştırdım. Kitap satan birçok siteye baktım ama burada sadece İdeefixe.com’daki paylaşacağım. Gördüğüm kadarıyla her iki kitabında bazısı artık tükenen 10 taneye yakın baskısı var. Bu da demek oluyor ki 10 farklı fiyat.

Siz de “Dorian Gray’in Portresi” ve “Genç Werther’in Acıları” için İdeefixe.com’daki arama sonuçlarına, kitap isimlerinin üzerine tık’layarak ulaşabilirsiniz.

Tabii ki kağıt ve baskı kalitesi, çevirmen payı gibi detayları unutmuyorum ama artık klasikler arasına giren (ve muhtemelen telif hakkından da düşen) aynı kitabın 4.75 TL ve 17 TL gibi birbiriyle hiç alakası olmayan iki farklı fiyattan satılmasını aklım almıyor. Burada bir yanlışlık olduğunu düşünüyorum. Bu iki kitabı internetten e-book veya PDF olarak indirmek yerine satın almaya karar veren okumaya hevesli insanların bazı “okumuş” insanlar tarafından dolandırıldığını düşünüyorum. Ve en uç noktaya giderek, binlerce insanın işsiz olduğu, zaten çalıştıkları zaman da tek hedeflerinin karın tokluğu olduğu bir Türkiye’de “korsan kitap bitmeli mi” diye soruyorum.

h1

Mazhar Alanson, Leonard Cohen’e karşı

14 Ağustos 2009

Geçen hafta Cemil Topuzlu Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndaki iki konsere gittim; önce (5 Ağustos Çarşamba) İstanbul’da ilk kez sahne alan Leonard Cohen’i, ardından da (9 Ağustos Pazar) Mazhar Fuat Özkan’ı seyrettim.

MFÖ’yü çok severim. Zaten bu yazının nedeni de “yeni model” Mazhar Alanson’a rağmen MFÖ’yü sevmem. Bu durumu çok yakın olduğum iki kişiye anlattığımda, onlardan da aynı tepkiyi aldığım için yazmak istedim. İster evlilik sonrası diyelim, ister bu hareketlerini yaşına verelim Mazhar Alanson’a bir haller oldu. Ya da Mazhar hep böyleydi ama daha Cem Yılmaz’ın icat olunmadığı, Mazhar’ın Ankara’da yaşadığı zamanlarda biz onun bu yönünü bilmiyorduk. Onun kabak çiçeği gibi açılmasının “biricik” nedeni eşi de olabilir. Kulağa en mantıklı geleniyse son on yılda magazin anlayışının değişmesi sonucu MFÖ’nün Mazhar’ının da “megalo Mazhar’a” yenik düşmesi. İşte ben bu psikolojik savaşı kazanan Mazhar’ı, “yeni model” Mazhar olarak tanımlıyorum.

O akşam Açıkhava’ya “Özleye özleye kavuştuk birbirimize / Birbirimize vitaminler, moraller verdik / İçimizdeki şeytanlara zülfikarlarla saldırdık” desin diye gitmiştim. Veya “Bu sabah uyandırmamışlar beni / Ava giden dostlar / Ne güzel…” desin diye. “Bazen”i söylesin diye… Ama o kalktı hafta içi aynı sahnede seyrettiği Leonard Cohen’e ince ince göndermeler yaptı. Iggy Pop’un kapısını tekmelediğini duyduğumda “süper” demiştim. Kapısının tekmelenmesi Iggy’ye koymazdı; hatta hoşuna bile giderdi. Kapıyı tekmeleyen de bizim MFÖ’nün Mazhar’ıydı ne de olsa… O akşam sahnede Cohen için “baktım da onun şarkıları neredeyse hep birbirinin aynı. Bizimkilerse birbirinden çok farklı. O nedenle insanlar bizi seviyor” gibi şeyler söyleyen “yeni model” Mazhar’la arama yüksek bir duvar ördüm. Özkan üzerinden Hıncal Uluç’a çakma çabasına veya konserin ikinci yarısına başlerken yine Cohen’in dakikliğine gönderme yapmasını hiç saymıyorum bile… Oysa ki konserin başında rüzgar şapkasının üstündeki kuşu uçurduğunda “Biricik şapkama kuş kondurmuşsu, uçtu” dediğinde ne kadar sempatikti.

Bilmiyorum belki de çifte standartlarım var. Onu yapınca iyi oluyor, bunu yapınca kötü. Aslında sanırım tek isteğim MFÖ konserlerine gitmemek için bahaneler (“yeni model” Mazhar hezeyanları) bulacağım günlerin geleceğinden korkmam. Umarım öyle bir şey olmaz ve ben bütün MFÖ şarkılarını onlarla birlikte söylemeye devam ederim.

Görüyorsunuz ya arkada kalabalık bir senfoni orkestrasının çaldığı böylesi bir konseri bile, “yeni model” Mazhar’ın ağzından çıkan birkaç laf gölgede bırakıyor. Bence işin “big band” kısmı çok da gerekli değilmiş ama bu kulaklar, geçen yıl aynı sahnede Teoman’ı da senfoni orkestrası eşliğinde dinlemişti. O nedenle MFÖ’ye laf edemez…

h1

Keith Richards’ın Gözleri ve Gülümsemesi

14 Ekim 2008

Yaz başında en son Indiana Jones filmi “Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı”nı seyretmek için sinemaya gittiğimde haberdar olmuştum Martin Scorsese’nin bir Rolling Stones belgeseli çektiğinden. AFM Akmerkez Etiler’de Indy’nin maceraları başlamadan önce “pek yakında” diye gösterilmişti “Shine A Light”. Sonrasında sinemalarda gösterildi mi, yoksa ben mi kaçırdım bilemiyorum. Sonuç olarak bütün bir yaz, ne zaman çevremde film muhabbeti yapılsa Scorsese’nin çektiği bu Rolling Stones dokümanterini mutlaka seyretmek istediğimi söyledim durdum. Derken Eylül sonunda filmin vizyona girmemesini kendime dert edinip başladım araştırmaya. İşte o zaman “Shine A Light”ın 27. İstanbul Film Festivali’nde, yani ben daha haberdar olmadan çok önce gösterildiğini öğrendim. Sonra da ver elini Torrent dünyası…

Açıkça söylemek gerekirse “Shine A Light” o kadar da matah bir belgesel / dokümanter değil. Zaten ben de burada prodüksiyonla ilgili bilgiler vermek istemiyorum. Merak eden arar, bulur, öğrenir zaten.

Benim için asıl önemli olan Keith Richards’ın gülümsemesi ve gözleri… Sırf bu yüzden “Shine A Light”ı seyrederken kameranın hep yaşlı kurdu göstermesini arzuladım. Hele Mick Jagger “As Tears Go By”ı söylerken veya Mick dinlenirken Keith’in söylediği “You Got the Silver”daki hali anlatılabilecek gibi değil. Aslında adamın hiçbir şeyi anlatılabilecek gibi değil. Sahnedeki duruşu, yaptığı işten aldığı keyfi saklamaması, sigara içişi, gülümsemesi, bakışı… Hepsi çok güzel. Gitarını sahnede Buddy Guy’a hediye edişi, “You Got the Silver”a başlarken mavi ışığın altında kalan ön sıradaki sarışına “Hey, baby in blue” diyerek takılması…

İşin özü, yani söylemek istediğim asıl şey; yıllardır severek dinlediğim bir grubun rock tarihine geçmiş efsane gitaristine “Shine A Light” sayesinde aşık olmam :) Olay bu kadar basit.

Önemli not 1: Evet Indiana Jones filmlerini seyrediyorum. “Kamçılı adam”ı maceralarında yalnız bırakmaktansa, insanların bana Indiana Jones filmlerini seyrettiğim için gülmelerini tercih ediyorum ;)

Önemli not 2: Yasal sorunlarını bilmeme rağmen Torrent kullanıyorum. İhtiyacım olan hemen her şeyi bulabildiğim için Torrent’i çok da seviyorum ;)

h1

Alkışlar IBM Türk Çalışanlarına

30 Eylül 2008

Hepimiz çokuluslu şirketlerde çalışanların yaptıkları işten keyif aldıklarını, çok iyi kazandıklarını, sosyal haklarının çok iyi olduğunu düşünürüz. Aslında kendi kulvarlarında dünya lideri olan firmalarda çalışan bu arkadaşlar, gerçekten de çok iyi kazanırlar. Ne de olsa bu büyük şirketler, faaliyet gösterdikleri pazarın en iyilerini çalıştırmak ister. Yıldızlar karması oluşturmak da pek ucuz bir iş değildir.

Web’de öylesine gezerken, link’ten link’e atlarken karşılaştım Bilişim Sendikası ile. Bazı IBM Türk çalışanları, beş yıldır maaşlarına zam alamadıkları için, şirketlerinin eşit işe eşit ücret politikasını göz ardı etmesinden rahatsızlık duydukları için, haksız işten çıkarmaların önüne geçebilmek için ve çalışan açısından sakıncalı daha birçok olumsuzluğu engelleyebilmek için kurmuş Bilişim Sendikası’nı. Tüm yasal hazırlıklar yapılmış, sancılı kurulum dönemi atlatılmış ve sonunda IBM ile toplu iş sözleşmesi yapılabilecek yasal platform oluşturulmuş. Ama tabii her zamanki gibi işveren, yasalardaki bazı açık noktaları değerlendirerek bir yıldırma planını uygulamaya başlamış.

Burada Bilişim Sendikası çatısı altında şimdiye kadar neler yapıldığını, patronun olaya taş koymak için hangi argümanların arkasına sığındığı filan anlatmayacağım. Ne de olsa merak eden sendikanın web sitesine veya Bilişim Sendikası’nın fikir öncülüğünü yapan IBM Türk çalışanlarının hazırladığı web sitesine girer, bakar. Hatta burada sendikanın, neredeyse tüm dünyadaki IBM çalışanlarının haklarını savunan sivil toplum örgütlerinin desteğini alarak Second Life’ta organize ettiği sanal grevi de anlatmaya niyetim yok. Ülkemizde uzunca bir süre solunum cihazına bağlı kaldıktan sonra girdiği bitkisel yaşamdan çıkıp çıkmayacağı belli olmayan “sendikacılık” kavramını da tartışmayacağım. Tek söylemek istediğim insanların kanunlarla kendilerine verilen bazı haklara sahip çıkma çabası ve bu çabanın takdir edilmesi gerektiği.

Gerçi IBM de o eski IBM değil artık. Yani bugün dünyada bilgisayarların bu kadar yaygın kullanılmasını sağlayan iki şirketten biri olan* eski IBM ile, günümüzde IBM olarak anılan şirketin bence tek benzer yanı ismi. Hatta bence, IBM’in donanım tarafı çekik gözlü Lenovo’ya satıldığından beri dünyada IBM diye bir şirket de yok zaten; IBM artık sadece bir marka… Yani camii çoktan yıkılmış olsa bile mihrabı yerinde tutarak yoluna devam etmeye çalışan çokuluslu bir şirket var.

İşin kötüsü bu şirket in Türkiye’deki ayağı, 5 Haziran 2008’deki rakamlara göre, toplam 400 çalışanının 209’unun üye olduğu sendikayı şu an için bazı küçük hukuki süreçleri abartarak tanımamaya çalışıyor. Görünen o ki eninde sonunda tanıyacak; bu sendika ile toplu iş sözleşmesi yapabilmek için aynı masaya oturacak. Fakat merak ediyorum; acaba şirket yöneticileri “ne oldu da 400 çalışanımızın 209’unu bir sendika kurmak zorunda bıraktık” diye düşünüyorlar mı? Ya da yerli veya yabancı herhangi bir IBM Türk yöneticisi içten içe bu 209 kişinin sadece yasal haklarını savunduğunu kabul ediyor mu?

Bilişim Sendikası, ağırlıklı olarak dünya devi yabancı şirketlerin hakim olduğu Türkiye bilişim sektöründe bir ilk. Sendika lafının fabrika işçilerini çağrıştırdığı bir ülkede; alet edevat olarak PDA veya laptop kullanan, iyi üniversitelerden mezun, beş yıldır zam alamasalar bile muhtemelen ülke şartlarına göre hala gayet iyi kazanan bir sektörde çalışanların bile “sendikalaşma” çabası göstermesi açısından da çok önemli. O nedenle de bu girişime ön ayak olan, fikir öncülüğü yapan tüm IBM Türk çalışanlarını tebrik etmek lazım. Ve Second Life’da veya Facebook’ta Bilişim Sendikası ile ilgili bir atraksiyon görünce destek vermek lazım. Bilişim Sendikası’yla ilgili güncel gelişmeleri takip etmek isteyenler organizasyonun Yahoo Grubuna da üye olabilirler.

Umarım Bilişim Sendikası’nın üyeleri bir an önce başta toplu iş sözleşmesi olmak üzere tüm sosyal haklarına kavuşurlar…

* Bence bugün dünyada bilgisayarların bu kadar yaygın kullanılmasını sağlayan iki şirket Microsoft ve IBM’dir. Eğer bu iki şirket, yıllar önce kendi geleceklerini ve kârlılıklarını “kişisel bilgisayar (personal computer”) denen cihaza bağlamamış olsaydı, sanırım bilgisayar teknolojileri bu kadar hızlı gelişemezdi. Tabii bu iki şirketten sahibi daha zengin olanı, yakın gelecekte aynı çabayı internetin gelişimi için göstermemiş, tüm şirket vizyonunu internete endekslememiş olsaydı o zaman da World Wide Web bu kadar gelişemezdi. Ve son bir not daha; o zengin olan şirket sahibinin gözünü bu kadar para bürümemiş olsaydı da açık kaynak kodlu yazılımların değerini asla anlayamazdık ;)

h1

Virüsler ve Virüsçüler

23 Eylül 2008

Virüsler ve VirüsçülerKişisel virüs tarihim o kadar zengin değil; şimdiye kadar sadece bir kere bilgisayarıma virüs bulaştı. O da 2000 yılındaki “I love you” virüsüydü. O zamanlar Bilgi Üniversitesi’nde çalışıyordum. Daha doğrusu yeni işe başlamıştım ve kullanacağım bilgisayar geleli sadece birkaç gün olmuştu. Bilgisayarda bazı istem dışı faaliyetler görür görmez sistem kablosunu çekip, bilgi işlemdeki arkadaşları durumdan haberdar etmiştim. Akşam eve geldiğimde atv’de Ali Kırca, “I love you” namussuzunun nelere kadir olduğunu anlatıyordu. Ertesi gün de hemen hemen tüm gazetelerde “I love you” ile ilgili bir haber vardı.Sonrasında hep korundum. Ve kendimce hep iyi korundum, ilkemi “korunmadan olmaz” olarak belirledim. Hatta bunu vakti zamanında derginin kapağına da yazdım ;) Tabii bu arada hem virüs yazarlarıyla ilgili onlarca yazı okudum, hem de yüzlerce virüs kurbanının anılarını dinledim. Zaman içinde virüsler de, virüs yazarları da kendilerini geliştirdi; amaçlar da yöntemler de değişti. Eskiden sanki kendini kanıtlama çabası içinde olan virüs yazarları, zamanla küpü doldurma yarışına girdiler. Şu an MIT’de master yapan bir arkadaşım aracılığıyla tanıştığım bir grup üniversitelinin, basit bir pop up uygulaması sayesinde altı ayda bu işten 100 bin dolar kazandığını öğrendiğimde takvimler 2003 yılını gösteriyordu. 100 bin dolar şu anda olduğu gibi o zaman da temiz paraydı. Hele bu ülkenin üniversitelerinde okuyan bir grup genç için… Derken virüsle birlikte worm’lardan ve spy’lardan da bahseder hale geldik. Bazen virüslerin, anti virüs şirketleri tarafından internete salındığını düşünenler arasında yer aldım, bazense (genellikle büyük bir virüs ataktan kurtulduğumda) anti virüs üreten şirketleri kahraman ilan ettim. Ama ne olursa olsun virüs üretenlerin “sosyal mühendislik”teki başarılarını hep taktir ettim.Geçen gün de, çok uzun zamandan beri ilk kez “sosyal mühendislik” alanında takdirimi kazanan bir e-mail ile karşılaştım. Çünkü artık virüsçüler, genellikle sistemin en zayıf halkası olan genç ve bilgisiz MSN kullanıcılarını hedef alıyorlar. Bir animasyon vaat edip virütik yazılımı sisteme yüklemek ve ardından da o kullanıcı aracılığıyla tüm adres defterine bulaşmak en garantili yöntem.Neyse dedim ya geçen gün bir e-mail aldım. Konusu “I am wait your reply” olan bu mesajı “Marlene Dumas” bana göndermiş. Sizce de havalı bir kadın adı değil mi :) Marlene’in aşağıda okuyacağınız mesajı bence çok başarılı bir İngilizceyle, hiç de amatör olmayan biri tarafından yazılmış. Seçilen kelimeler, yapılan vurgu ve hayıflanmalar gerçekten çok inandırıcı.

To Whom It May Concern:

I am tired of receiving messages containing malicious computer programs (viruses) from your e-mail address!!!

If within 1-2 days you do not stop sending messages to my e-mail address, I will have to address this issue to the Police!…

Today I received a hard copy of your data logs from my Internet service provider. The copy contains your IP address, logs of sending malicious programs and your e-mail address details…

I am sending you the copy of the document containing your data and logs of sending malicious programs as the proof of your fault!!!!!!

You must print the document containing the list of your data and logs of sending malicious programs and pass it on to your Internet service provider with, so that they could find out why the viruses are sent from your computer to my e-mail address!!!!

Ask your Internet service provider to resolve this problem!!!!

Do this now!!! Once again!!! If you don t stop sending the letters, I will address to the Police and file a lawsuit against you!!!

Bu mesajı okurken bir ara ben bile iddia edildiği gibi bir mikrop kaynağı olabileceğimi düşündüm :) Ama bu mesajın ekindeki dosyanın üzerine AVG’yi salmadan önce bir kopyasını almayı da unutmadım. Sıcak kanlı bir kadın olduğu tahmin edilen ve benden acilen cevap bekleyen Marlene’in mesajına eklediği dosyayı dijital bir fanus içinde (şifreli ZIP) dostum Tansu “Doctus.org” Günay’a gönderip araştırmasını rica ettim. Burada Tansu’yu bilirkişi olarak değerlendirip, hemen ondan gelen cevabı sizlerle de paylaşmam lazım. Tansu’dan gelen mesaj tam olarak şöyle:

“Şimdi hocam bu düşük tehditli bir zararlı, trojan. Ama yüksek tehdit olma potansiyeli de var. Çünkü düşük olması yayılamamış olmasından kaynaklanıyor.

Tabii bir de Nod32 dışında hemen hemen tüm yazılımlar tarafından tespit edilmesinden.ZoneAlarm veya Outpost firewall kuruluysa bunları da atlatabiliyor.

İşletim sistemi, service pack ve sistemin dilini alıyor önce, kendini bir yığın kayıt defteri dizinine kaydediyor. WINLOGON.EXE SVCHOST.EXE sistem dosyalarını etkiliyor, enfekte ediyor yani kendini bunlara.Daha sonra hemen tüm çalışan işlemlere de aynısını yapmaya çalışıyor.

Silindiğine (kayıt defterinden) yeniden yazmaya kalkıyor kendini.Rootkit teknikleri var, bulaştıktan sonra kendini gizleyebiliyor bazı yazılımlardan.En son da network üzerinde yapacağın, göndereceğin, alacağın bilgileri çalıyor. Bankacılık tabi özellikle.Clipboard, klavye bilgilerine ulaşabiliyor, ekran görüntüsü alabiliyor.

Bazı keyword’leri aradığında seni etkileyebiliyor, bu tam net değil ama, örneğin garanti.com.tr yazdığında adres satırına, senin kendi sahte sitesine gönderebilir varsa…Tabii popülarite ve dış kaynaklı olduğu için muhtemelen Citibank falan yazarsan çalışacaktır.

Maildeki sosyal mühendislik teknikleri de belli zaten. Daha neler neler yapanlar var, bir bilsen. Adamın biri geçen gün “Milliyet Emlak Browser” diye bir tarayıcı yapmış; sözde emlak aramaya yarıyor. Tabi asıl işi bankacılık bilgilerini çalmak. Bir de indir.com bunu koymuş en tepeye süper program indirin diye :) Browser’ı internete yayan bir de programı yazan “Tansu Günay, sitesi de Doctus.org yazmış kayıtlarına…Tam şenlik :)

Tansu’nun yazdıklarını okuyunca korunma işini o kadar abartmışım ki insanların yapabilecekleri pervasızlıkların neler olabileceğini unutmuşum. Sen kalk bir browser yaz, adına Milliyet Emlak de, yazarını bu ülkede dijital güvenlik konusunda en çok emek harcayanlardan biri ilan et ve indir.com’dan bu tuzağı insanlara servis et. Sonra Milliyet de indir.com da bu işi görmemezlikten gelsin. Ceza olmayınca, suç da yoktur mantığıyla eylemlerine devam et. Ne de olsa açıktan kazanılacak çok fazla para var ortalıkta. Ama yine de aldığım e-mail ile Tansu’nun browser yazarını kıyasladığımda, bizim “browser guy” bence biraz sakil kalıyor. Millliyet’in ve Tansu’nun arkasına saklanıp, (muhtemelen) indir.com’un bir anlık ihmaliyle prim yapmaya çalışmak yine de bana yaratıcı gelmiyor. Eğer bu browser’ı yayan arkadaş, bir gün Marlene gibi bir karakter yaratıp, çok güzel kurulmuş cümlelerle insanları bildikleri yerden avlamaya çalışırsa listeye beni de eklesin. O zaman tam bir karşılaştırma yapmak isterim…